29 Aralık 2014 Pazartesi

Hayat yükü




Uzun zaman oldu buraya bir şeyler karalamayalı. Hayat öyle hızlı akıp gidiyor ki oturup sakin kafayla iki satır yazı bile yazamadım şuraya. Bir pazartesi oluyor sonra bakıyorum hop cuma gelmiş ardından hafta sonu son hızla geçip gidiveriyor. Bakmışsın yine pazartesi olmuş. Su gibi akıp gidiyor zaman. Özge'ye hamile olduğum günler daha dün gibi ama neredeyse 2 yaşını bitirecek çocuk. Hoş Özge'ye sıra gelene dek abileri boyum kadar oldular.

Hafta sonu İstanbul trafiğindeki uzun araba yolculuklarımızda bazen bir şarkıya denk geliyoruz Uğur'un bundan tam 10 sene önce o şarkıyı söylemeye çalışırkenki hali gözümün önüne geliyor, sesi kulaklarımda çınlıyor. Elinde mikrofon gibi tuttuğu ayva ile, şarkıyı bitirip bize selam verişi zihnimde aynı o gün gibi canlanıyor tekrar. O zamanlar Ömer kucağımda yeni doğmuş bebek henüz...

Sonra başka bir şarkı ilk evlendiğimiz günlere alıp götürüyor beni. Henüz yeni evli, iki tıfıl gençken, 15 sene  içinde başımıza geleceklerden bihaber, oturmuş yeni kurduğumuz evimizde müzik dinlediğimiz günleri gülümseyerek hatırlıyorum. Bazen yatak odasının girişinde duran halıya gözüm ilişiyor evlenmeden önce evimiz için ilk aldığımız eşya olduğunu hatırlıyorum ve onu aldığımız gün ve dakikaya ışınlanıyorum. Bazen bir fotoğraf görüyorum bana bir anıyı çağrıştırıyor hop o anıyı yaşadığım güne gidiyor aklım. O günkü hayalleri, endişeleri, umutları sanki bugünmüş gibi hissediyorum yüreğimde.

Bu aralar en çok başıma gelen de Özge'ye baktıkça oğlanların bebekliklerini hatırlamak... Belki size çok garip gelecek ama bana inanılmaz acı veriyor. Çünkü hiç hatırlamak istemediğim kişisel bunalımlarla sarmalanmış bebeklik anıları onlar. Oğullarım açısından unutulmaması gereken çok ama çok kıymetli günler, ama diğer yandan hiç adını bile anmak istemediğim, hayatımın en mutsuz, en sefil dönemi. İzmir günleri.. Benim psikolojik olarak en dibe vurduğum dönem...  Özgür'le ilişkimizin en berbat, evliliğimizin ise en karanlık en bulutlu günleri...

Dolayısıyla Uğur ve Ömer'e nazaran Özge şüphesiz çok daha şanslı bir bebeklik yaşıyor. Anneleri şimdi daha mutlu, huzurlu, kendiyle barışık ve daha dengeli ama diğer yandan, tüm çocuklarına aynı şeyi veremediği için vicdan azabından kahroluyor. Geriye dönüp baktığımda o değerli günleri boşa harcamışım, kıymetini bilememişim diyorum. İçim öyle acıyor ki hiç bir şey teselli vermiyor. Geçip gitmiş telafisi olmayan bir zaman. Özge'nin bebekliği her zaman mutlulukla, gülümsemeyle hatırlanacak ama oğullarımın bebekliği bana hep bir burukluk verecek. Onların bebekliğini hatırlamak bana en nefret ettiğim Selen'i hatırlatacak çünkü. Şimdi karşımda olsa suratına şöyle okkalı bir kaç tokat atıp, omuzlarından tutup sarsarak "Kendine gel, aklını başına topla" diye bağırmak istediğim o kadın... Diğer yandan kendime sürekli "o günler yaşanmasaydı belki bugünlerin kıymetini bu kadar iyi bilemeyecektik" diyorum ama her halükarda o günleri anmak içimi tarifi imkansız bir hüzünle dolduruyor.

Belki de bu hissettiklerim yüzünden zihnimin bu zaman içinde gidip gelmeleri artık o kadar sık oluyor. Yaşlanıyorum belki de... Ya da olgunlaşıyorum mu demeli? Yaşanmışlıklar arttıkça, eskiye dair hatırlanan şeyler de o oranda artıyor. Bir nevi yaşamın yükü birikiyor insanın zihninde. Belki de bu yüzden artık bir şeyleri saklamaya fazla ihtiyaç duymuyorum. Bir yeri toplarken, temizlerken kolayca elden çıkarıveriyorum görevini tamamlamış eşyaları. Artık biliyorum, hayatta hatırlamak istediklerimi bana hatırlatması için anılarımdan ve kafamdan başka bir şeye ihtiyacım yok. Öyle olmasaydı şimdiye tüm bu üzücü anıların da unutulup gitmiş olması gerekirdi.

Yeni yıl zamanı mı bunları bana düşündüren bilemiyorum. Benim açımdan yeni bir yılın gelmesi pek bir şey fark ettirmiyor. Ama annelik insana çocukların umutlarını, sevinçlerini canlı tutabilmek için hayata daha sıkı sarılmayı öğretiyor. Hayatımızdaki her çocuk bizim açımızdan yeniden çocuk olabilmek için bir fırsat. O yüzden üçüncü bir çocuğa hayatımı ve benliğimi açmak verdiğim en doğru kararlardan biriymiş, bunu her gün daha iyi anlıyorum. Kızımın yüzüne bakıyorum da, o kadar basit şeyler için bana verdiği o kocaman, içten gülümseme için şükrediyorum. Nedensiz mutlu olabilmeyi çocuklar çok iyi beceriyor. Ya da hayatı bizden daha fazla hissederek yaşadıkları için daha mutlular. Çocuklar bize yavaşlamayı, hayatın küçük hediyeleriyle mutlu olabilmeyi, hayatı daha doyasıya hissederek yaşamayı öğretiyorlar. Hayatında ilk defa geçen pazar yağmurda ıslanan kızımın gösterdiği hayranlıkla ve şaşkınlıkla dolu tepki bunu kafama iyice çaktı. Biz yetişkinler aslında ne kadar körüz ve ne kadar aptalız. Günümüzde insanoğlu aslında bilge doğan ve yaşça olgunlaştıkça kafaca salaklaşan bir ırk bence.

Ne saçma, daldan dala konan bir yazı oldu bu da böyle... Bu aralar ben de böyleyim, zihnim biraz karışık. Yaklaşan yeni yılda umudum daha yaşanılası bir dünya, daha höşgörülü, sevgi dolu insanlar... Gelecekten güzel şeyler beklemeye yetecek biraz umut. Biraz iyi yönde değişim...

Bir de geçen yıldan  daha fazla okumak ve daha çok bir şeyler üretmek istiyorum. Orası da nasip artık...

Herkesin yeni yılını kutlar hayattaki beklentilerine göre güzel bir sene dilerim.






13 Kasım 2014 Perşembe

Blog vs İnstagram

Koptum gittim blogtan farkındayım. Gündem zaten berbat, artık haberleri izlemek bende çarpıntı yapıyor.  Kendimi instagrama vurdum anacım. Güzel fotoğrafların arasında bambaşka bir dünya, ütopik bir yer orası. Anında tepkiler alabildiğin, öyle blog gibi günlerce bekleyip "Acaba bunları okuyan var mı?" "Bir Allah'ın kulu çıkıp ta bir yorum yapacak mı?" dediğin bir yer değil. O yüzden ne yalan söyleyeyim çok cazip bir yanı var. Zaten bu aralar öyle uzun uzun anlatasım yok birşeyleri. Kışla birlikte kendi dünyama kapandım.

Kitap okuyorum, 2014 başında bu sene için kendime 20 kitap hedefi koymuştum. Şu anda 19. kitabı okuyorum ve ne yalan söyleyeyim biri 2 yaşından küçük bir bebek olmak üzere, 3 çocuk anası olarak senede 20 kitabı okuyabilmeyi şu aşamada kendim için büyük bir başarı olarak görüyorum. Kitaplığa da ek yaptığımız için artık  yeni kitap almaktan korkmuyorum.


Başka neler yapıyorum? Elbette hala azimle bir şeyler örmeye çalışıyorum. Yaklaşık 1,5 aydır şu şalı örmeye uğraşıyorum ki arada iki tane yastık kılıfı ördüm bitirdim. Yavaş ilerliyor ama ilerliyor işte. Bazı işlerde süreç sonuçtan daha tatmin edici olabiliyor...



Balkonu kapattık, çiçekleri düzenledik, kendimize keyif mekanı yarattık, kış günü şahane balkon keyfi yapıyoruz valla. Özgür de çok radikal bir karar alıp iş hayatını yavaşlatma yoluna girdi. Gereken temel ayarlamaları yaptı, yılbaşı itibariyle yeni çalışma şekline tam geçiş yapacak inşallah. Seneler sonra ilk defa karşılıklı kitap okuyoruz, uzun uzun konuşuyoruz. O kadar çok ve yoğun çalışıyordu ki senelerdir artık bunlara vakit bulabilmek bile bizim için çok büyük değişiklik. Biraz onun tadını çıkarmaya çalışıyoruz.





Blog sayesinde tanıştığım muhteşem insanlar var. Buralara uğramıyorum belki ama onlarla artık blog dışına taşan ilişkim var. Gerçek hayatta hiç görüşemezsem bile sürekli mesajlaşıp yazıştıklarım, artık hayatımda olmazsa olmaz dediklerim var. Mesela Arzu onlardan biri. O Almanya'da ben İstanbul'da ama illa ki her gün iki çift laf ediyoruz. Kah kitap kulübü yapıp aynı anda aynı kitapları okuyup konuşuyoruz tartışıyoruz. Kah birbirimize kitap, dizi veya websitesi önerisi veriyoruz. Yeni projeler üretip paylaşıyoruz. Genelde o üreten bense şaşan taraf oluyorum ama olsun müthiş eğleniyoruz.

Evren, Gülşen ve yine Arzu ile facebook'ta bir de Bezsiz Bebek grubumuz var. Sonradan Hindistan'da yaşayan Birsen de katıldı aramıza. Yaklaşık iki senedir Tuvalet iletişimi konusunda insanlara yardımcı olmaya çalışıyoruz. Hepimiz dünyanın farklı köşelerinde yaşarken bu grup yüzünden/sayesinde akşamları internet üzerinden hararetli tartışmalar, muhabbetler yaptık. Gün geldi birbirimizi tanıdık, gün geldi dedikodu yaptık, güldük, kızdık, yazıştık... Yine çok ama çok eğlendik, eğleniyoruz.

Sonra Hindiba var ara ara yaşamıma dokunup muhteşem etkiler yapan. Yüzünü bile görmediği bu kadına ta Almanya'lardan bebek hediyesi yollayan kocaman yürekli kadın... Onun sayesinde hayatıma katılan diğer güzel kalpli insanları sayamam bile o kadar çoklar ki.. Kimiyle gerçek hayatta buluşup kaynaştık, kimiyle komşu çıktık, kimine akıl danıştım ve çok güzel öğütler aldım.

Handan'ım sosyal medyaya uzak kaldığı için biraz ayrı düştük ama ta İzmir yıllarında blog yazdığım dönemden beridir kalbimde yeri ayrıdır. Yine tanışıklığımız öyle eskiye dayanan Yasemin ve instagramda görüşüp yazıştığım, zaman zaman mailleştiğim diğer bloggerlar ile hayatıma şimdilik blogtan biraz uzak ama yine de bağımlı bir şekilde devam ediyorum. Bu güzel insanları hayatıma kattığı için kopamam elbet buralardan ama şimdilik biraz ayran içtik ayrı düştük işte. Geçer...


21 Ekim 2014 Salı

Kitap Mimi

Sevgili Handan beni mimlemiş. Anca fırsat bulup yazabiliyorum, işte cevaplarım

İlk Hayranlığım: Tartışmasız Red Kit! Biraz tuhaf bi kız çocuğuyum demek ki ben, hiç Ayşegül kitabım falan olmadı. Küçücüktüm bayılırdım Red Kit çizgi romanlarını okumaya. Sırf o yüzden Milliyet Çocuk dergisini beklerdim her hafta heyecanla.

Favori Serim: 
George R. R. Martin'in Taht oyunları serisi. Hayal gücüne, yarattığı ve acımasızca öldürdüğü gerçekçi karakterlerin çeşitliliğine hayranım.
Ve de hala son kitabını beklediğim Patrick Rothfuss'un Kral Katili Güncesi.

Favori Kitaplarım:
Orhan Veli - Tüm şiirleri (Aklıma eser açar açar okurum)
Thomas Hardy - Tess
Vadim O kadar Yeşildi ki - Richard Llewellyn
Gülün Adı - Umberto Eco
Yalnızlığımızın Kışı - John Steinbeck (Sahi bunu bir yerlerden bulup tekrar okumalı)
Hayat Dolu - John Fante
Açlık - Knut Hamsun
Kelebek - Henri Charriere

Favori Erkek Karakterim: Red Kit'i saymazsak, favoriden ziyade bir sebepten sevdiğim hafızamda yer eden karakterler var diyebilim ki bunlar bir kaç taneler;

Jane Austen'in Emma'sındaki Bay Knigtly
Tolkien'in Hobbit ve Yüzüklerin Efendisi'ndeki Büyücü Gandalf'ı
Tolstoy'un Anna Karenina'sındaki Çiftçi Levin
George R. R. Martin'in Taht Oyunları'ndaki Cüce Tyrion Lannister
ve tabii ki Robinson Crusoe!!

Favori Kadın Karakterim:  George R. R. Martin Taht Oyunları serisindeki Daenerys Targaryen

Favori Okuma Saatim:  Kesin bir saat vermem zor fırsat bulduğum her an okumayı severim ama şu sıralar favorim kız öğlen uykusunda iken veya çocuklar uyuduktan sonra gecenin sessiz saatleri.



22 Eylül 2014 Pazartesi

Yazın özeti

Çocukları uyutmuş bilgisayarın başına oturabilmişken iki satır yazayım dedim. Madem söz verdik daha iyi bir blogger olacağımıza, o halde biraz çaba gösterelim di mi ama? Günler nasıl geçiyor anlamak mümkün değil blogcum. Koca bir yaz mevsimi daha püf diye geçti gitti. Özge 19 aylık oldu, Ömer kasımda 11 yaşını bitirecek Uğur ise çoktan 12'yi bitirdi. Çocuklarıma bakıyorum da, gün be gün hayatta yaptığım en iyi şeyin onlar olduğundan daha çok emin oluyorum. (Çok şükür) Yirmili yaşlarımın sonunda kariyer eksikliği yüzünden kendime ve Özgür'e ettiğim eziyeti hatırladıkça kendimden utanıyorum yemin ederim.

Aman neyse yine bu eski defterleri açmadan en iyisi bu yazın kısa bir özetini geçeyim ben size;


Özge tek kelimeleri kullanarak konuşmaya başladı ama temel kelimeler (anne, baba, mama, meme, abi gibi) hariç söylediği çoğu şey "nu"nun bir versiyonu gibi. Mesela nu=su, monu=limon, nonu= dondurma, nooğna= dolma, mönü=meyve suyu. Bunların dışında ücüm (üzüm) ve deytin (zeytin) söylediği aslına en uygun kelimeler. Karpuza bütün yaz garkik dedi durdu. Diş çıkardığı dönemde karpuzdan başka bir şey yemiyordu da... Abiler ve babası sağolsun, çikolatayla tanıştığından beridir de "çuko çuko" diye geziyor ortada. Çiş ve kaka içinse kullandığı tek bir kelime var "Kaga". Bu temel sözlükle şu an söylediği pek çok şeyi anlayabiliyoruz. Dans etmeye bayılıyor, ne zaman hareketli bir müzik duysa hemen dans etmeye başlıyor. Bakınız oy kullanmak için zamanında tatilden dönmeye çalıştığımız, ve yollarda sefil olmuş vaziyette azıcık sapıttığımız şu video...


Bunun dışında bir zamanlar burada paylaştığım limon fidem işte artık bu kadar kocaman oldu, sanırım artık saksısını büyütmek gerekiyor.


Dereotu saksısının köşesine sokuşturduğum portakal çekirdeklerim de filizlenmiş ve beni çocuk gibi sevindirmişlerdi, onlar da işte böyle oldular.


2014 başından beri okuduğum kitaplar 16 olmuş, listesi işte şurada. Bu sene için hedefim 20 idi inşallah sene sonuna kadar hedefime ulaşabilirim. Şu anda okuduğum Masumiyet Çağını yarılayalı epey oldu ama araya taşınma girince bitiremedim. 

Oğlanların büyüdüğünden bahsetmiştim. Ergenlik arifesinde iki oğlana sahip olmanın güzel yanlarından biri de evde yeniden güncel müzik kanallarını düzenli izleyem birilerinin olması ve ailemizin müzik zevkine katkıda bulunacak yeni şarkıları repertuarımıza katmaları. Zira bizim gidişatımız hiç parlak değildi. Özge'yi uyuturken kullandığımız Digitürk 422 nolu Aşk şarkıları kanalından başka dinlediğimiz güncel bir şey yoktu. Geçenlerde yine bir pazar günü babaanne ziyaretine giderken acıklı bir şekilde fark ettik halimizi. Eric Clapton'un Unplugged albümünü dinliyorduk ki gözüm teybin ekranına ilişti. Özgür'e dedim ki;  "Özgür yav, baksana ne dinliyoruz; Unplugged 1992!! 22 sene olmuş lan bu albüm çıkalı!!! 22 senedir bu adamın çıkan yeni bir şeyi yok mu yahu biz hala bunu dinliyoruz?"  Şok olduk bir anda, biz böyle konuşurken Uğur arkadan bir usb bellek uzattı "alın bunu takın anne" diye, taktık dinledik te "Ne güzel şarkılar bunlar, biz kopmuşuz dünyadan" diye utandık kendimizden. Özgür de yazık, gurur duydu oğullarıyla bana diyor ki; "Ama güzel bir müzik zevkleri var şimdi Allah için, hepsi birbirinden güzel bu şarkıların..". Dedim "Ya nasıl olacaktı Özgür? Biz yetiştirdik onları, daha bit kadardılar Gun's n Roses, Metallica, Queen dinletiyorduk bu çocuklara."

Uzun lafın kısası, oğlanlar sağ olsun, bizim için bu yaza damgasını vuran şarkı da bu oldu. Bayılarak dinledik, dinliyoruz...

17 Eylül 2014 Çarşamba

Buradayım

Uzun süredir ortalarda yoktum çünkü biz yine taşındık blogcum. Her ne kadar yeni bir evin insana getirdiği o ferahlama/ hafifleme hissini ve yeni evde uyanılan o ilk sabahı çok ama çok sevsem de, sandığınızın aksine taşınmadan duramayan tipler değiliz biz.

Bahçe katını çok sevmiştik ama yaşaması biraz zor bir yer oldu bizim için. Ömer'in alerjik astımı tavan yaptı bu evde. Çocukcağızım neredeyse evde ventolin spreyi eline yapışık hale gelecek şekilde evrim geçirecekti. Sürekli düzgün nefes alabilmek için ventolin çekip duruyordu. Balkona da kediler yüzünden pek yerleşememiştik. Hep bir portatif masa, portatif sandalyeler ile portatif keyifler mekanı oldu bizim için. Ama yine de çok keyifli, mutlu bir yuva oldu orası bize.

Geçenlerde evdeki ufak bir tadilatta şeffaf silikon kullanaraktan Ömer'i dehşetli bir astım krizine soktuktan sonra ana baba olarak çocuğa bir alerji testi yaptırmaya ve tam olarak nelere alerjisi olduğunu görmeye karar verdik. Her ne kadar alerjik bilinmezlik heyecanlı olsa da adrenalin tutkumuzu (!) şimdilik Özge tek başına fazlasıyla karşılıyor. "11 yıldır aklınız neredeydi, madem alerjisi var biliyorsunuz niye neye alerjisi var görmek için bir test yaptıramadınız çocuğa?" derseniz şöyle söyleyeyim; bende dermografi var Ömer'e de bu mucizevi(?) deri özelliğimi geçirmişim. Fi tarihinde bir hastanede "dermografisi olan birine deri yoluyla alerji testi yapamayız, sizin çocuktan kan almak gerek" demişlerdi o yüzden hep erteledik.  Meğerse teknoloji ilerlemiş artık farklı bir test kiti kullanarak basit bir şekilde deri yoluyla da dermografi sahibi insanlara alerji testi yapılabilir hale gelmiş tıp. İşte çocuk şeffaf silikon yüzünden tıkanana kadar alerji testini ertelememizin tek avantajı o oldu basitçe testini yaptırdık ve de ne görelim meğer bizim oğlanın en çok alerjisinin olduğu şey kedilermiş. Sonra toz ve yabani otlar geliyor. Yabani ot konusunda bir şey diyemeyeceğim ama bahçe katında en çok bulunan şey kedi ve de toz zaten.

O yüzden yine aynı sitede hemen yan apartmanın 1. katına taşındık. Hayatımın en zor taşınması oldu o kadarını söyleyeyim.  Bir önceki taşınmamızda 2 günde evi toplayıp, taşınmış, 3 günde de yerleştirip üstüne üstlük bir de taşındığımızın 4. günü yeni evde doğum günü partisi bile yapmıştık. Üstelik o zaman Özge 2,5 aylıktı sadece. Bu seferki taşınmada o günleri hatırladıkça ağzım bir karış açıldı yeminle. Fena halde formdan düşmüşüz  biz yahu. Tam bir hafta oldu taşınalı hala daha her yer her yerde... Nasıl olacak, bu ev nasıl yerleşecek bilmiyorum bu sefer. Tabi oturup blog yazmanın da ev yerleştirmeye katkısı olmadığı bir gerçek.

Neyse anacım, ben taşındım ama okullar da açıldı. Okullu çocukların anaları için tatil sezonu açılmıştır, hayırlı uğurlu olsun. Kısa aralıklarla blog güncelleme umuduyla hepinizi öper kaçarım.

Not: Taşınma, okulların açılması, Özge derken bilgisayara fotoğraf yükleyemedim. Bu seferlik affedin, instagram fotoğrafları ile idare ediverin. Söz veriyorum bu kış yine doğru dürüst (sık sık yazan ve yazılarını resimlerle süsleyen) bi blogger olacağım.

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Yaz...

Sevgili blogcum, farkındayım aramıza bir soğukluk girdi. Ama bunun seninle hiç bir alakası olmadığını bil istedim. Her ne kadar bunca zamandır sana yazmak pek aklıma gelmediyse de teknoloji de pek benim tarafımda olmadı. Kah bilgisayar formatlandı, format yetmedi komple değiştirmek zorunda kaldık arkasından telefonum arızalandı. Çekilen fotoğrafları yükleyemedikten sonra kelimelerin kifayetsiz kaldığı bir durum ve mekanda yazsam ne olacak diye hepten seni boşverdiğim doğrudur. Ama bilirim sen dostumsun, anlarsın, gel anlatayım...




Bu yaz ben değiştim, olgunlaştım, büyüdüm blog. Artık bundan 5-6 sene sonra kendimi nerede, nasıl ve ne yaparken hayal edeceğimi, hayattan bundan sonra ne beklediğimi biliyorum. Ama bu olgunlaşma olayının tatilde okuduğum fantastik kitaplarla hiç bir alakası da yok bunu bilmelisin.

Bu yaz üç çocukla bir tatile gittik ve hayatımız değişti. Ondan önce de aslında çağrıyı ta kalbimizde hissediyorduk, mantığa dayanan, üstünkörü, sözde bir karar vermiştik  zaten oraya yerleşmek için. Ama gidip gezdikten, 15 gün orada yaşadıktan, çok tatlı insanlar tanıdıktan ve de kalbimizle aklımızı orada bırakarak döndükten sonra anladık ki biz nereye kök salacağımızı gerçekten bulduk blog. Döndük döneli kendimizi artık bu şehirde misafir hisseder olduk.  Allah hayırlısını nasip etsin, bazı adımlar da attık ama ne zaman temelli gidip yerleşeceğimiz ve İstanbul denen bu büyük beton yığınından kurtulacağımız kısmı sadece yeni bir hayata adım atabilmek için gerekli bazı maddi şartların ne zaman oluşacağına kaldı.

Neyse Özge uyandı, bu yaz hiç doğru dürüst gündüz uykusu uyumayarak beni bloglar aleminden uzak tutmakta o da elinden geleni ardına koymadı. Detaylar daha sonraya kalsın blogcum, zaten şimdi anlatacak bundan öte bir şeyim de yok. Öperim, okullar açılınca daha sık yazarım, söz. ;)





5 Temmuz 2014 Cumartesi

Kendim ettim kendim buldum..

Bu aralar fazla yazamıyorum. Hayır efendim "içimden susmak geliyor" veya "biraz da kendimi/içsesimi dinlemek istiyorum" triplerinde değilim. Günü gelir onu da yaparım ayrı, ama bu sefer aslında tam tersine bağıra çağıra konuşmak, böğüre böğüre ağlamak, içimdekileri bööaaah diye ortaya boşaltıp rahatlamak istediğim ama mecburen sus pus oturduğum bir dönemdeyim. Yazmaya vakit bulsam ilk önce şu liste yazısının devamını yazacağım ama yok, olmuyor bir türlü...

Malum okullar kapandı, benim iki deli oğlan bütün gün evdeler. Üstüne bir de bebe... Yemin ederim günde en az 3 posta alıp başımı kaçasım geliyor evden. Ama yapamıyorum elbet. İki abi gün boyunca her fırsatta deli gibi didişip birbirlerini ve de beni yiyorlar. Bildiğin boğuştukları, tekme tokat dövüştükleri bile oluyor. Ama haklarını yemeyeyim bak nihayet 1 senenin sonunda bizim sitede bir tanecik arkadaş edinmeyi başardılar. Gerçi onca zaman beklediklerine de değdi yani, sonuçta maşallah pek te sevimli bir çocuk bulmuşlar arkadaş olarak. O da kısa zamanda bizim evin üçüncü büyük çocuğu oldu çıktı. Geçen gün kapıda benim oğlanları beklerken muhabbet ediyorduk da bana doğrudan "Annemle tanışmanızı istiyorum, ailecek daha yakın olmamızı isterim" dedi. Kaldım bir an öyle. Zamane çocukları ne istediğini bilip, onu da lafı döndürüp dolaştırmadan doğrudan ifade edecek kadar nasıl kendine güveniyor şaştım tekrar.

Neyse konu dağıldı; oğlanlar, sağ olsun yeni edindikleri arkadaş sayesinde, artık dışarıda daha fazla vakit geçiriyorlar. Ama bu sefer küçük böcek beni hacamat ediyor. Yahu arkadaş, iki tane oğlan çocuğu büyüttüm ama daha önce salondaki yemek masasının üzerine tırmanan hiç olmamıştı. Bu bir acaip. Bu aralar uykuyu da azalttı gün içinde neredeyse 1 saat bile uyumuyor. Sürekli ortada koşturup duruyor. Bir tencere yemek yapayım diyorum kan ter içinde kalıyorum. Ben yemek yapmaya çalışırken kah gidiyor sebzelikten soğan patates aşırıyor, koşup alıyorum elinden bu sefer çöp kutusuna dalıyor bir bakıyorum elinde yumurta kabuğuyla geliyor. Hadi yine kapıyorum elinden yine eller yıkanıyor, koşuyorum geri. Bu sefer ben bir şeyler yerleştirirken illa ki gelip bulaşık makinasındaki kirli tabak çanağı mıncıklıyor. Buzdolabından bir şey almaya göreyim hemen aradan süzülerek dolapla benim arama girip alt rafta artık avucuna göre ne bulursa kapıp ağzına tıkıştırıyor, sanırsın aç geziyor velet. Artık bu kaptığı kimi zaman kayısı oluyor, kimi zaman mantar, kimi zaman sıkma portakal veya brüksel lahanası... Mevsimine göre ne denk gelirse artık... Tabi yine elinden kap yerine koy, koş yine çocuğun ellerini yıka artık bu arada benim soğanlar ocakta kavrulurken kömür mü olmuyor, pilav yapıcam diye şehriyeleri mi yakıp kavurmuyorum siz hayal edin halimi.

Bazen mutfak dolaplarını düzenlemeye veriyor kendini, ben bir şeyler doğrarken habire çekmeceleri karıştırıp çatal kaşıkları yerlere atıyor. Çekmecelerde bulduğu şeyleri paskalya yumurtası gibi evin muhtelif yerlerine götürüp saklıyor. Streç filmi geçen gün ailece aradık ta zor bulduk. Buz kalıbı salondaki kanepenin yastığının arkasından çıktı, çırpma teli televizyon sehpasının altından, şişe açacağı yatak odasında bulundu. Kepçeyi kaç gün aradım bilmiyorum. Bazen de eline uygun kap kacağı dolaplardan çıkarıp sağa sola vurarak müzik yapmaya çalışıyor. Öyle tangırdıyor ki bazen, sanırsınız evde usta var bir yere bir şeyleri çakıyor. Bakıyorum öyle kaptırmış ki kendini, aynı gerçek usta gibi çömeldiği yerde pijaması ve de bezi hafiften sıyrılmış, popo çatalı bile görünüyor. Hah diyorum bu gürültüyü yapan gerçek bir usta olsaydı, göreceğim manzara da ancak bu kadar olurdu, gerçi bunun popo çatalı daha sevimli insanın yiyesi geliyor ama yine de o gürültü bazen cidden katlanılmaz oluyor. Tencere tava senfonisine zorla ara verdirince gidip sinirinden ayakkabı dolabını karıştırıyor. Tabi o daha büyük panik yaratıyor, herhalde ayakkabı terlik mıncıklarken bir de amip kapmış. Geçen hafta hastanelik oldu velet. Hafif ateş ve ishali vardı. Doktor soruyor "geçen hafta şüpheli ne yedi?" diye Özgür'le ben kalakaldık kadının karşısında hangi birini saysak diye. Ayakkabı tabanı, çiğ patates, kuru soğan, market poşetinden çıkan yeşil soğanın uçları, kültür mantarı, yumurta kabuğu, yıkanmamış meyve, yerde bulduğu herhangi bir şey...liste uzayıp gidiyordu. Bunlar bizim gördüklerimiz ve elinden aldıklarımız ya göremediklerimiz?... Gerçi bunun büyük abisi de salyangoz yemeye kalkmıştı anacım, bu sülale böyle demek ki benim daha uyanık olmam lazım ama nereye kadar? Yetişemiyor insan... Yemin ediyorum bak bu ilk çocuk olsa ne deseniz haklısınız diyeceğim. Ama iki oğlanı, hem de aynı anda büyütmüş kadınım ben yahu! İkisi bu kadar yormadı beni.

Bu hafta banyo dolabını da açmayı öğrenmiş lavabo temizlediğim süngeri emerek geldi geçen gün. Yakındır deterjanları da içmeye kalkar bu. Buraya yazıyorum kafayı yiyeceğim gün yakındır.

Uzun lafın kısası blog, ben anamın evine gidiyorum bir hafta. Biraz ben de anama şımarayım, benimki de can yahu, yazıktır. Oruçlu, arada sırada da olsa halen emziren kadına bu eziyet yapılmaz.

NOT: Oğlanlar bilgisayara virüs bulaştırdı o yüzden format attık ama bu sefer de telefonla bilgisayar birbirine yabancı kaldı, niyeyse bir saattir tanıtamadım ikisini birbirine. Haliyle fotoğraf ta yükleyemedim. Yemin ederim fotoğraf yüklemeye çalışmak yazıyı yazmaktan uzun sürdü. O yüzden fotoğraf isteyenler yeni açtığım instagram hesabına takılsın bir süre. Ben dönene kadar Özgür can sıkıntısından illa ki bir çözüm bulur yüklerim yine fotoğrafları.

13 Haziran 2014 Cuma

Özgür & Selen ev hali

Geçenlerde uzuun uzun kredi kartı ekstresini inceleyen Özgür;
- Benim şu Sarar'dan aldıklarım....
Uzun süren sessizlikten endişelenen ben;
- Ne olmuş? Sarmış mı?
Burada iki saftirik te kopar, hatta kahkahalar yüzünden ayağımda salladığım bebeği uyandırmaya ramak kalır
- 9 aydır sarıp duruyorlar zaten de gelecek ay taksitleri bitiyormuş onu diyecektim..
- Heee... E iyi... (Hiçbir şey olmamış gibi ikisi de önüne dönüp yaptığı işe devam eder)
 *

Akşam yemekten sonra başbaşa mutfakta çay içilmektedir. Özgür;
- Benim İzmir'deki eski ortak ta makina imalatına girecekmiş.
- Vaay, kendine güveniyor demek.
- Evet şirket te kurmuşlar bir tane; SUMAK
-Neeyyy Sumak mı? Puhahahahahaaaaa (Burada yine iki saftirik kopar, gülmekten gözlerimizden yaş gelip karnımıza ağrılar girene dek durmak mümkün olmaz)
- Sumak evet, bir nevi Su Makinaları yapacaklar ya.... Sumak oluyor işte
- Eh bu isimle Allah yardımcıları olsun o zaman..
*

Yine bir akşam karşılıklı çay içerken;
Özgür- O... var ya hani E... 'in sahibi
Ben- Eee?
Özgür- Bugün muhabbet ediyorduk, dedim ki senin yaptığın motor ne oldu? Ancak satmaya başladık dedi.
Ben- Hmmm
Özgür- Ne zamandır uğraşıyorsun diye sordum tam 1 buçuk sene dedi. Ben de neden 1,5 sene sürdü bir motoru pazarlamak diye sordum
Ben- Eee? Evet neden 1,5 sene sürmüş?
Özgür- Motoru yaptıklarında Çin malı motorlardan biraz daha yüksek ama Avrupa malı motorlardan daha düşük bir fiyat belirlemişler, "tüm piyasa yerli malı motor deyince bizi Çin malı ürünlerle kıyasladığı için pahalı buldular almadılar" dedi.
Ben- Ee ne değişmiş te şimdi almaya başlamışlar?
Özgür- Almanya'da bir atölye tutmuş, tüm parçaları buradan Almanya'ya gönderip orada montaj ettirip buraya "Made in Germany" etiketiyle getirip satmaya başlamış. Alman malı diye fiyatına bakmadan alıyormuş artık insanlar.
Ben- Hayatımda böyle aptalca bir şey daha duymadım.
Özgür- Aaaa! Neden aptalca olsun canım? Önceden motoru beğenmeyip almayanlar daha aptal değil mi?
Ben- Onlar zaten ayrı bir gerizekalı ama bu duruma böyle bir çözüm bulmak ta hayatta duyduğum en aptalca şey....
Özgür- Adam uğraşmış bir emek koymuş ortaya, Türkiye için bir değer yaratmış, satın almayan aptallara malı satmanın da bir yolunu bulmuş, sen nesini beğenmiyorsun gayet dahiyane bir fikir.
Ben- Bunun nesi dahiyane? Sen bir malı elindeki yerli parçalarla burada üretebiliyorsun ama yanındaki adam almıyor diye aynı parçaları başka bir ülkeye gönderip orada montaj ettirip yeniden getirip aynı adama satıyorsun. Mantık neresinde bunun? Dünyanın enerjisini harcıyorsun, dünyanın benzinini, mazotunu yakıp petrol firmalarını zengin ediyorsun, burada üretebileceğin birşeyi götürüp Almanya'da üeretebilmek için yaptığın nakliyelerle dünyaya fazladan zarar veriyorsun, tüm bunlar için ilave masraf yapıyorsun. Amaçsa aynı adama aynı malı satabilmek, böyle bir saçmalık olamaz. (Bundan sonra tartışma büyür, iki tip birbirine girer. Gecenin kalanı laf sokmalarla, bir türlü anlaşılamayan ticari dehaları izah etme çabalarıyla ziyan olur gider.)
*

Balkon kapısından mutfak dolabının üst rafına kadar ilerleyen karıncaların oluşturduğu yolu keşfeden Özgür,
- Ne olmuş gene burayı karıncalar basmış?
- Üst raftaki çocukların öksürük şurubunu keşfetmişler bu sefer, tatlı ya... Kafayı bulacaklar haberleri yok.
- Off bunların da sarhoşu hiç çekilmez....
*

Özgür- Bundan sonra çarşamba akşamları katıldığım toplantıda takım elbise giyeceğim. Her hafta Çarşamba takım elbisem gömleğim hazır olsun bak...
Ben- Emret reis, var mı başka bi emrin?
*

Bir pazar günü Babanne ziyaretine gitmeden önce evde duş alma çabası içindeyken Ben- Ne diye alelacele girdin o banyoya? Benim duş jelim orada kalmış, diğer banyoda duş almak zorunda kaldım şimdi de size aldığım şu erkek duş jeliyle yıkandığım için odunumsu bahatlı bişey kokuyorum...
Suratında kocaman bir gülümsemeyle Özgür- Evet, ben de mis gibi manolya kokuyorum.
*

Akşamın bir yarısı alışveriş merkezinden dönüşte otoparkta, ben uyuyan Özge ile kucağımda dikilirken benim adamlar bagajı boşaltıyorlar. Oğlanlar yorgun argın somurtarak arabadan poşetleri alırken Özgür bagajdan kaptığı Özge'nin pusetini roketatar gibi tutup "tatatatatata" sesi çıkararak şoka girmiş bizim oğlanları taramaya başlar. Sonrası malum, yine biz iki saftirik gülme krizine gireriz, oğlanlar olayı anlayana dek Özge uyanıp yaygarayı basar, asansörde eve çıkarken bebeği kim uyandırdı kavgası çıkar...


Galiba çocuk sayısı arttıkça insanda kafa kalmıyor...



28 Mayıs 2014 Çarşamba

Yaz bir yere, unutacaksın!

Kimi insanlar liste insanıdır. Aklınıza gelebilecek her şeyin listesini yaparlar. Alışveriş listesi, yapılacak işler listesi, malzeme listesi... Bazı konularda karar verebilmek için bile liste yaparlar, seçilecek alternatiflere göre karşılaşılabilecek durumlar listesi, karar verilmesi gereken bir konuda iyi yanlar/kötü yanlar listesi, veya filanca işi bitirmek için izlenecek adımların listesi... Özgür tam da bu tip bir insandır. Her daim aklınıza gelebilecek her şeyin listesini yapar. Tercih yapması gereken her önemli durumda, oturup kar-zarar tablosu çıkarır ona göre karar verir falan. Evlenirken bir eve lazım olabilecek ne varsa onların listesini yapmıştı, güleceksiniz ama listede mandaldan rendeye, limon sıkacağından komidine kadar her türlü şey vardı. Ev alışverişi yaptıkça listedeki maddelerin yanına bir çizgi atıp unuturdu. Nitekim evlendiğimiz gün evle ilgili hiçbir eksiğimiz kalmamıştı. Halbuki düğün gününün ertesi sabah uyanıp ta "bak şimdi rende lazım oldu gördün mü ne yapacağız şimdi rendesiz tüh tüh tüh" veya "gelinliğimi yıkadım ah bir de mandal olaydı asıverirdim balkon ipine" diyecek insan yoktur herhalde. "Bir kaç şey de eksik olsaydı ne olurdu, bu kadar kasmanın ne anlamı var?" diyeceksiniz haklısınız, ben hep derim kendi kendime ama Özgür böyle bir insan, ona ne laf anlatabilmek mümkün ne de değiştirebilmek, 15 sene sonunda nihayet onu bu şekilde kabullendim ve artık bu hallerine gülebilir hale geldim.

Asap bozucu yanları da olabiliyor tabi, bir kere evdeki en basit şeyleri bile liste haline getirip;

  • Duşakabinciyi ara, 
  • Elektrik faturasını yatır, 
  • Annemle haftasonunu konuş, gidemeyeceğimizi söyle
  • Ömer'in ortodontist randevusunu falanca güne aldır
  • Uğur'a göz doktoru randevusu al

şu şekilde burnuma dayaması yüzünden "yahu hadi işi geçtim, işyerinde istediğin kadar listeler yap ama evdeki basit bir kaç şeyi bile niye böyle görev haline getiriyorsun?" diye birbirimizi çok yemişizdir. Eskiden beraber çalıştığımız bir dönem de vardı biliyorsunuz, o zaman da bana bir takım şeyler buyurur, ben "hı hı hı" dedikçe sinirlenir "bi liste yap unutacaksın" der dururdu. Bense nefret ederim liste yapmaktan. Sadece tatile çıkmadan önce, unutmamam gereken şeylerin listesini yaparım. Çünkü aksi takdirde başa çıkmak mümkün değil. Bizim ailedeki herkes, tatillerde her şeyi tam olsun ister, ama hiç kimse, yardım edeyim bazı şeyleri de ben alayım, demez. O yüzden tatil öncesi bavul hazırlarken uzunca bir liste yaparım, bir de kırk yılda bir alışverişte mutlaka unutmamam gereken şeyler olduğunda bir kağıda yazar, alışverişe çıkmadan yanıma alırım, bunlar dışında da hiçbir şeyin listesini yapmam. İşte bu yüzden; Özgür bana her liste yap dediğinde ve ben yapmadığımda bana gıcık olur, bana söylediği şeyleri kendisi bir liste yapar, önem durumuna göre ya yaptığı listeyi görebileceğim bir yere bırakır ya da akşam eve geldiğinde bizzat kendisi oturup, yapmamı istediği şeyleri o listeden tek tek sorar, verdiğim cevaplara göre listeden siler veya yeni maddeler ilave ederek beni çileden çıkarır.

Ben sevmiyorum arkadaş yapılacak şeyleri bir yere yazıp kendimi sınırlamayı. Yapılacak her şey benim kafamda zaten, ama ben listeden gitmeyi sevmiyorum. Kafamdaki şeyleri aklıma estiği zamanlarda aklıma estiği sıra ve şekilde yapmak istiyorum. Elimde yazılı bir şey olunca huyum kurusun sinir oluyorum, arada canım bir şeyi yapmak istemediğinde boşverip ertesi güne bırakamıyorum... Neden? E elimde kanıt var! Yapılacak şeyler listesine yazmışım ve yapılması lazım. Yazılı olunca kaçar yol yok, gene canımın istemediği, üşendiğim bir şeyi ertesi güne bırakabilirim elbet, ucunda ölüm yok ya... Ama bu sefer benim içim elvermiyor, gıcık oluyorum bu duruma. Yazılı olunca boşveremiyorum, kafamdaki liste gibi esnetemiyorum.  Körolmayasıca kuralcı yanım (Ömer bu konuda bana çekmiş kesin) diyor ki; yazmışsın yapılacak diye, aha listede var, yapacaksın! Kesin benim bu huyumu biliyor Özgür, bunu bana karşı kullanmak için habire herşeyi liste şeklinde burnuma dayıyor. Burayı okuyunca da anlayacak şimdi aslında unuttum dediğim bazı şeyleri unutmayıp savsakladığımı. Ama bendeki mantık şu; "Bir şeyi eninde sonunda ben yapacaksam, buna mecbursam, ne zaman yapacağıma da ben karar veririm"


............................. .........................Devam edecek.....................

27 Mayıs 2014 Salı

Anne Yalanları Mimi

Bu aralar tembellik ediyormuşum, yazayım diye sevgili Handan beni mimlemiş. Çocuklara söylediğim yalanları yazmam gerekiyormuş. Vallahi kaç gündür düşünüyorum öyle bomba etkisi yapacak bir şey bulamadım. Hatta dayanamadım dün çocukların kendilerine de sordum, evladım bak size söylediğim yalanları yazmam gerekiyor ne yalan söyledim ben size bugüne kadar dedim, onlar da düşündü taşındı, bir şey bulamadı. Diş perisini saymazsak aklımıza tek bir şey geldi hepimizin, o da oğlanlar küçükken Özgür'le ben kola içerken bunlara da pekmezi sulandırıp kola diye kakaladığım. Hahahaha şimdi yine hatırladım da çok komiktiler, kola içiyoruz diye ağızlarını şapırdata şapırdata bir kasılıyorlardı ki görmeniz lazım. Pişman değilim, yine olsa yine yaparım. :)

21 Mayıs 2014 Çarşamba

Gündem

Hiç tadım yok blog. Bu yazıyı bile yazıp yazmamak konusunda çok kararsız kaldım ama sonunda yazmayı ve bir süreliğine yine içime çekilmeyi uygun buldum. Öyle şeyler oluyor ki artık bu memlekette her bir yeni olayda "hah artık zurnanın zırt dediği yer budur işte" diyorum. Bir şeylerin değişeceğine, geleceğe yönelik güzel gelişmeler olabileceğine dair safiyane bir umut beliriyor içimde ve çok zaman geçmeden o umut tekrar tekrar parçalanıp un ufak oluyor. Her yeni korkunç, akıllara ziyan olayda insanların bundan sıyrılma becerisi, olayın vahametini örtme çabaları, giderek artan hoyrat, çıkarcı, başkasını umursamaz diktatörce tavırları beni dehşete düşürüyor. İçimdeki isyan büyüyor büyüyor, patlama noktasına geliyor hatta patlıyor da..  Her akşam haber programı izlerken isyanımı, sinirimi, üzüntümü, çaresizliğimi içimden kusuyorum. Hayatım boyunca etmediğim kadar küfür ediyorum, insanlara bela okuyorum sonra kendimden utanıyorum. Pişman olup, tekrar yapmayacağım diyorum ta ki yeni bir saçmalık olana kadar....

Ben böyle ikiyüzlülük, böyle arsızlık, böyle aşırılık görmedim. Kur'an da aşırıya giden milletlerin medeniyetleri ne kadar ileri olursa olsun nasıl yok edildiğini anlatan hikayeler öyle çok ki... Açıkçası korkuyorum artık. Memleketimde işler iyice çığırından çıkmaya başladı. Sağduyu, vicdan ve adalet duygusu olan insanların engelleyemediği bu arsız güruh ve yaptıkları her şeye göz yuman şakşakçıları yalancılıkta, şirkte, kibirde daha ne kadar ileri gidecekler endişeyle bekliyorum. Bizim üstesinden gelemediğimiz noktada, korkarım bu gidişle daha ileri bir adalet mekanizması devreye girecek.



"Şirk, yalnız putlara tapmak değildir. Kendi şahsi arzu ve isteklerinde tesir görerek, uyman da bir nevi şirk ve putperestliktir. Dünya ve onun metaından, ahiret ve onun nimetlerinden herhangi birine gönlünü kaptırarak, seni yaratanın sevgisini değil, bunlardan herhangi birinin sevgisini üstün tutarsan şirk etmiş olursun...Bunlardan herhangi birine kapılman gizli şirktir." (Abdülkadir Geylani, Fütuhu'l Gayb)


“Her milletin belli bir eceli vardır. Onların eceli geldi mi, ne bir an geri kalabilirler, ne de öne geçebilirler” (Araf Suresi,34)

"Halkı zulmetmekteyken helak ettiğimiz, böylece duvarları, çökmüş çatılarının üzerine yıkılmış nice memleketler, nice kullanılmaz kuyular, nice muhteşem saraylar vardır" ( Hac Suresi,45)

"Biz bunlardan önce nice nesiller yıkıma uğrattık ki onlar, zorbaca yakalamak (yakıp-yıkmak, baskı ve şiddetle yönetmek, sindirmek) bakımından kendilerinden daha üstündüler; şehirlerde (yerin üstünü altına getirip, sayısız kazı, inşaat ve araştırmalarla her yanı) delik-deşik etmişlerdi. (Ama) kaçacak bir yer var mı?" (Kaf Suresi, 36)


8 Mayıs 2014 Perşembe

Kokoş

Beni tanıyanlar bilirler, öyle süslü bir tip değilim, aman kılık kıyafete yatırım yapayım, takıp takıştırmadan sokağa çıkmayayım gibi saplantılarım yok. Sade giyinen, genelde kot pantolon üstü gömlek veya tişörtle gezen, senenin neredeyse 360 günü makyaj yapmayan bir insanım. (5 günü de belki yıldönümü, düğün, nişan, yemek vs gibi günlere denk gelebilir diye hariç bıraktım.) Oje sevmem, sallantılı küpe sevmem, küçük geometrik şekillerde veya yaprak, çiçek, kuş, balık vb desenli sallantısız küpelerim olur her zaman. Aynı anda ikiden fazla yüzük takmam ki onların da biri alyansım olur, boynumda da senelerdir Özgür'ün Uğur'u doğurduktan sonra ilk anneler günümde aldığı çocuk şeklinde bir kolyeden başka bir şey olmaz genelde. Bilezik, saat severim ama iş takmaya gelince üşenirim.

Ben böyle bir tipken kızımın da büyük ihtimalle bana benzeyeceğini düşünmüştüm. Çünkü süslenme, takıp takıştırma davranışının hep sonradan öğrenilen bir şey olduğunu sanıyordum. Halt etmişim. Meğerse doğuştan gelen bir şeymiş. Öyle olmak zorunda, çünkü başka türlü Özge'nin kokoşluğunu açıklayacak bir teorim yok.

Kızım olacağını öğrendiğimde sağlıklı olmasından sonra ilk temennim öyle çok süse püse düşkün olmaması idi. Ne yalan söyleyeyim halihazırda etrafta gördüğüm o prenses gibi kırıtan, her şeye mıymıy eden, parlatıcı sürmeden evden çıkmayan, daha ortaokulda topuklu ayakkabı giyen marka delisi küçük kızlara öyle sinir oluyorum ki... Daha konuşmayı beceremeyen bebelerin ellerinde ojeleri, kulaklarında küpeleri gördükçe ana babalarının saçını başını yolasım geliyor. Çocuk dediğin çocuk gibi olmalıdır, masum, sade. Çocuk çocukluğunu yaşamalıdır bence, büyümüş te küçülmüş gibi görünen kızlar çok itici geliyor bana o yüzden.

Özgür'e de söyledim hamileyken, "Özgür yemin ederim bu başımıza süslü kokana bir şey olursa hiç çekemem valla. Sürekli kırıtıp duran, mıymıntı bir şey olmaz inşallah" dedim, Özgür de dedi ki "Anasına benzer herhalde Selen, başka kime çekecek, iki tane de abiyle zor biraz öyle olması"  O yüzden kız olacağını duyan ve "Aaaa ne güzel bu sefer prenses geliyor demek" diyen herkesi de "Prenses yok!  Prenses değil bizim kızımız. Prenses falan olmasın, Erkek Fatma olsun bizimki" diye düzelttik Özgür'le. Allah ta böyle çarptı işte.

Erkek Fatma olmasına oldu bak Allah için. Daha 15 aylık olmadan düz duvara tırmanan bir şey oldu çıktı başıma. Sürekli koltuk tepelerine çıkıyor, abilerle top oynuyor, sağa sola tırmanmaya çalışıp her köşeyi karıştırıyor, ne bulursa ağzına atıyor. Kırıyor, döküyor, yırtıyor, parçalıyor...Bir de eli ağır, sinirli bir şey ki sormayın gitsin. Bacak kadar boyuyla neredeyse bizi dövecek. Bir şeyi yapma diyorsun inadına yapıyor, hem de daha büyük bir hırs ve inatla. Yemin ederim üst üste iki oğlan büyüttüm ikisi bu kadar yaramazlık yapmıyordu. En küçük, en şımarık olmasın diye yırtınıyorum resmen ama ben mi yaşlanmışım yoksa bu mu felaket bir şey anlamadım gitti.

Dantelden pratik şapka yapımı
Ama diğer yandan doğdu doğalı bizim kız pek meraklı incik boncuğa, takıp takıştırmaya. Doğduğundan beri boynumdaki kolyeyi kemirip duruyor kucağımda, başta parlak parlak dikkatini çekiyor herhalde diye düşünüyordum. Hatta öyle merakla kurcalamaya, yiyecek gibi bakmaya başladığında söz verdim, "Söz kız, sen de büyü, ilk çocuğunu doğur, sana vericem bu kolyeyi" dedim, sonra da Özgür'le birlikte kötü kötü güldük hatta. Ama son gülen başkası olacak galiba zira ben giderek işkillenmeye başladım. Sonuçta bu büyüttüğüm üçüncü çocuk ama oğlanların hiç biri bu kadar incik boncuğa dikkat etmezdi. Kız uykudan kalkıyor daha memeye sarılmadan kulağımdaki minicik küpedeki değişikliği fark edip bir de "Dur bakayım ne yaptın sen böyle, ben uyurken küpeni mi değiştirdin?" gibi bir surat ifadesiyle daha dikkatli incelemek için eliyle kafamı ittirip yana çevirmeye çalışıyor. Veya kafamdaki tokaya bakıyor, ilgisini çekerse inceleyebilmek için saçımı başımı yolmak pahasına onu kafamdan söküp çıkarıyor. Yemek yerken üzerine bir şey damlasın uzun uzun inceliyor lekeyi sonra da suçlarcasına bana bakıyor ters ters. Utanıyorum valla ama ne yapayım önlük te taktırmıyor ki, fiyakası bozuluyor herhalde. Bazen renkli lastik tokaları eğlence olsun diye koluna bilezik gibi taktığımda aman bir hoşuna gidiyor bir hoşuna gidiyor ki sormayın, böyle kolunu dirseğinden kıvırıp elini göğsüne yakın tutup tutup bakıyor koluna. Anneannesi geldiğinde atmaca gibi atılıp kadının boynundaki fuları kapıyor ve kendi boynuna doluyor. Evdeki tespihleri kafasına geçirip kendine kolye yapıyor sonra da büyük bir cakayla evde paytak paytak geziyor. Öyle de komik görünüyor ki biz Özgür'le bakıp bakıp "Kız çocuk böyle bir şey herhalde, çocuğun içinden geliyor" diye gülüp duruyorduk.


Geçenlerde internetten kumaş siparişi verdim. Artık evde dikiş makinesi var, sadece oğlanların okul pantolonlarının dizlerini yamamaktan başka işe de yarasın dedim ve ucundan kıyısından bir şeyler dikmeye başlayayım diye bir kaç parça kumaş siparişi verdim Baykumaş'tan. Bir kaç tane de eldeki parçalardan kendisi hediye koyup yollamış sağ olsun. Paketi açınca bir anda evin salonunda küçük bir kumaş yığını oldu. Özge de şaşkın şaşkın ben paketleri açarken izliyordu beni. Bir tane kumaşı bunun üzerine tutup "Eeee Özge, sana bundan pijama dikelim mi annecim?" diye sordum, hay sormaz olaydım. Benimki bir başladı kumaşlara sarınıp evde dolaşmaya sanırsın doğuştan Romalı velet, bir sandaleti eksik ayağında. Öyle de güzel bürünüp geziyordu ki evin içinde görmeniz lazım. Kumaşların birini bırakıyor diğerini kapıyor, bir ona sarınıyor bir buna... Şaştım kaldım valla. Bu nereden çıktı? Kimin çocuğu bu? Süslenmek demek cidden içten gelen bir şey yoksa bize bakarak bu çocuğun bunları öğrenmesine hiç imkan yok. Eeee ben ne yapacağım şimdi bu kızla, biraz büyüsün beni de beğenmez bu şimdi... :P

30 Nisan 2014 Çarşamba

Uzun ve karmaşık

Her şey üç hafta önce İkea'ya gitmemizle başladı. Nasıl oluyor bilmiyorum ama bir şekilde bizim dahil olduğumuz her şey sonunda kaosa ve karmaşaya dönüşüyor. Özge'ye doğru dürüst bir yatak alalım dedik, 1 senedir çocuk şu portatif park yataklardan birinde yatıyor ve son zamanlarda epey gıcırdamaya bizi ve hatta kendisini bile uyandırmaya başlamıştı. Zaten hala kendi odası yok, mevcut evde buna imkan da yok, bizimle aynı odada yatıyor hala. Galiba 3. çocukta böyle oluyor, ilk çocukta insan herşeyini özene bezene yapıyor, odasını komple halısından lambasına donatıyor ama artık 3. çocuk olunca belki de bizim rahatlığımızdan işte böyle 1 yaşını bitirdiği halde hala ne bir odası ne de doğru dürüst bir yatağı olmayabiliyor. Dolap yerine küçük bir şifonyere eşyalarını tıkıştırıyoruz falan. Neyse işte,  artık bi zahmet çocuğa azıcık masraf yapalım, gıcırtılardan kurtaralım da doğru dürüst bir yatakta uyutalım dedik. Gittik İkea'ya.


Aman bir kalabalık bir kalabalık sormayın gitsin, bir aylık bebekle geleni de var, bizim gibi kazık kadar çocuklarıyla da, her ebat ve boyda çocuk mevcuttu. Neyse seçtik bir bebek yatağı, onun yanısıra  "aaaa ne güzelmiş at bundan da bir tane çantaya" diye diye bir sürü ıvır zıvır da aldık. Sonra hazır gelmişken Özgür illa bizim 15 yıllık yatağı da değiştirelim diye tutturdu. Her ne kadar artık bizim vücut şeklimizi almış, bizimle bütünleşmiş te olsa emektar yatağımızdan kurtulmak hiç te zor olmadı ne yalan söyleyeyim, zira son zamanlarda ikimiz de oramız buramız ağrıyarak kalkıyorduk yataktan. Velhasıl uzun tartışmalar sonucunda bir yatakta karar kıldık ama ellerinde yokmuş bir haftaya getirtiriz dediler. Üzülerek(?) ertesi hafta yeniden gitmemiz gerekeceğini öğrendik.

Ertesi hafta Ömer'in ortodontist randevusu vardı. Bu sene okul açıldığından beridir tel takmaya başladı o yüzden aralıklarla kontrole gidip tellerini ayarlatmak falan gerekiyor. Neyse sabahın 9'unda ortodontiste cümbür cemaat gittik. Kulağa çok saçma geliyor biliyorum, ama açıklayabilirim;  bir tane çocuğun diş randevusu için 5 kişilik bir aile olarak cumartesi sabahı, hem de sabahın köründe Esenyurt'un Bahçeşehir ucundan taaa Çapa'ya gitmek çok tuhaf kabul, ama oradan annemlerin evi çok yakın olduğu için hemen ortodontistten sonra onlara kahvaltıya gidebiliyoruz. Anne kahvaltısı ise muhteşem oluyor.

Gördüğünüz gibi kalabalık aile olmak son derece üstün bir organizasyon becerisi ve planlama yeteneği gerektiriyor. Külfet gibi görünen bazı şeyleri bu şekilde fırsata çevirmek, bir taşla iki, hatta hatta üç kuş vurabilmek şart, yoksa çocukların ıvır zıvır işleri bitmek bilmiyor, biz de giderek gençleşmiyoruz di mi ama? Annemlerden de eve dönerken İkea yolumuzun üzerinde olacağı için uğrayıp bizim yatağı da alırız diye plan yapmıştık. Gördünüz değil mi bir güne kaç plan ve iş sığdırabildiğimizi? İmkansız değil ama işte uzun yılların acı dolu tecrübeleri insanı bu şekilde eğitiyor diyelim. :P

Neyse sabah dişçide bir önceki hafta bana "Sizin randevunuz bu hafta değil, haftaya ayın 19'unda" diyen kızın "Aaa sizin bu gün randevunuz yok ki" demesiyle ufak çapta bir kriz yaşandı ama salon kadını çizgimi bozmadan durumu hallettim. Özgür de yeni randevu tarihini kıza küçük bir kağıda el yazısı ile yazdırıp sonraki randevuyu garantiye almış. Sonra annemlere gidip güzel bir kahvaltı ettik, sohbet muhabbet güzelce vakit geçirdik. İkea'ya gitmeden önce bebişin altını bi kontrol edeyim dedim ki aman Allah! Her tarafını benekler basmış kızın. Hafta içi azıcık ateşi çıkmıştı ben de herhangi bir burun akıntısı, hapşırık vs olmayınca dişe yormuştum, meğerse bizim kız kızamıkçık geçiriyormuş.

Sonrasında benekler dışında çocuğun başka da bir şikayeti olmadığı için mecburen programa uyduk, ki zaten yatağı bizim için mağazaya getirttiklerinden, o gün alabilmek için bize tanınan son gündü. Hem muhtemelen kızamıkçığı da bir hafta önce cumartesi yine İkea'dan kaptığımız için iade-i ziyaret şart olmuştu. Çok hafif atlatıldığı için aman sakınayım diğer çocuklara bulaşmasın demedim, zaten kız çocuklarının erken yaşta kızamıkçık geçirmesi daha iyi, hamilelikte daha tehlikeli, düşükle sonuçlanabilir deyip kaldığımız yerden güne devam ettik. Bu vesileyle bit kadar çocuklarla hava almak için alışveriş merkezlerine giden ana babaları da yeniden uyarmak isterim; yeni doğmuş bebekle gezmeye alışveriş merkezine gidilmez anacım. Ya dişinizi sıkıp bir müddet daha evde oturun ya da az insanın olacağı açık havadaki parklara, bahçelere gidin ve gerçekten temiz hava alın. Ben her üç çocuğumda da paşa paşa oturdum evimde, aşılarını olmadan, bağışıklığı yeterince güçlenmeden yeni doğmuş bebekle hiç bir yere gitmedim, gideni de böyle ayıplarım kusura bakmayın. "Hafta sonu İkea'da 40 günlük bebeme kızamıkçık bulaştıran ahanda bunlarmış" diyen varsa şimdi çıksın ortaya yüzleşelim. Biz de zaten oradan kaptık mikrobu, biz olmasak bir başkası olacaktı.

Neyse hızlıca ikinci İkea turumuzu yapıp eve döndük. Nitekim yine belamızı bulduk. Haftaya Özge hafif ateşle nezle olarak başladı, iki gün sonra nezlesi krup'a dönüştü. İlk ateşlenmesinden 3 gün sonra yeniden ateşlenince de artık doktoru görmek şart oldu deyip gittik doktora. Krup ve kulak enfeksiyonu bir aradaymış aldık ilaçlarımızı geldik eve. İlk İkea ziyaretimizden bu yana sadece kız değil sırasıyla büyük oğlan, küçük oğlan ve Özgür de nezle oldu. 3. hafta ve biz hala hastalıklarla uğraşıyoruz. Demek ki neymiş, İkea baharda gidilecek yer değilmiş.

Tüm bu karmaşada, sümüklü mendiller, şuruplar, zencefil bardakları vs arasında Erguvan Güzeli'ni bitirdim. 5 üzerinden 3 verdim, okuması kolay, güzel vakit geçirtti, sıradan bir köylünün nasıl yükselerek Bizans İmparatoru olabileceğini gördüm o yüzden 3, yoksa okumamak bir kayıp olmaz.  Yeni kitabım en üst resimde ama çok istediğim halde pek vakit bulup okuyamadım. Bu böcek te pek yardımcı olmuyor. Şu yazıyı yazarken bile kucağımda bir yandan onu sallayıp ninni söylüyorum. Ne zor şartlar altında blog yazıyorum bilin istedim.




Bu arada eski İkea nevresiminden yapılmış perdemi gördünüz mü? Bu eve taşınınca böyle büyük pencere için uzun güneşliğim yoktu. Annem sağolsun çocukların odasına eski İkea nevresimlerini kesip perdeye çevirdi. Fikir benden, uygulama ondan biz de İkea Hacker sayılır mıyız artık acaba? Bu arada bu eve taşınalı tam bir sene oldu, ne çabuk geçiyor zaman....

17 Nisan 2014 Perşembe

Kabus

Geçen gün aklıma geldi çok güldüm, buraya da yazayım ileride okudukça tekrar tekrar hatırlar gülerim dedim.

Uğur benim ilk çocuğum, onu doğurduğumda daha 25 yaşımı bile bitirmemiştim. Ne saf ve başıma geleceklerden bihabermişim tabi yeni yeni anlıyorum. Uğur sezeryanle doğdu, şimdiki aklım olsa sonuna kadar normal doğumda ısrar ederdim ama neyse, dedim ya gençtim, azıcık ta salaktım sezeryana razı oldum. Ameliyattan çıktığımda solunum tüpü yüzünden boğazım çok feci tahriş olmuştu. Ameliyat yerini hissetmiyordum bile ama boğazım felaketti. Çok acıyordu, içtiğim bitki çaylarına, leblebi gibi yuvarladığım pastillere rağmen tırmalanma ve rahatsızlık hissi hiç bir şeyle geçmiyordu, nitekim daha sonradan enfekte oldu, bu sefer sezeryanlı halimle öksürükle ve boğazımdaki sürekli bir gıcıklanma hissi ile epey zorluk çektim. (Bilmeyenler için; öksürürken karın kasları istemsiz kasıldığı için sezeryan ameliyatı yeri çok feci acır, eğer çok yeniyse dikişler bile açılabilir.) Üstüne hastaneden çıkışta sütün gelmesiyle birlikte sol koltuk altım davul gibi şişti. Meğerse olmaması gereken yerde ekstra bir süt bezim varmış, ağrısından kolumu kıpırdatamaz hale geldim. Bir de Uğur çıktı mı sana kolikli bir bebek.. Gecenin bir yarısı uyanır ağlar ağlar ağlar, hepimiz perişan oluruz... Yeni anneyim, neyi nasıl yapacağım, kolikli bebekle nasıl başa çıkacağım hiç bir fikrim yok.

Lohusalığın ne berbat birşey olacağından kimse bahsetmemişti. Sanıyordum ki; lohusalıkta bebeğim yanımda ben efil efil sabahlıklarım, pofidik terliklerimle, hamileliğin son aylarına nazaran 1 ton hafiflemiş hissederek ortalıkta salınacak mutluluktan havalarda uçuyormuş gibi hissedecektim.

Oysa tüm bu yaratılan imajın aksine; uykusuzluktan, yorgunluktan, can acısından nevrim dönmüş, öyle perişan  bir durumdaydım ki bir gece yattım ve acaip bir kabus gördüm. Kabusum da şu; Hastaneden arıyorlar, Uğur'un bir de ikizi varmış, hastanede unutmuşuz, acilen gidip almamız lazımmış. :P

Ertesi sabah kalkınca halime nasıl şükrettiğimi hatırlıyorum da... Hahahahaaaa... Hala daha ikiz, üçüz annelerini görünce içim ürperir, Allah hepsine kolaylık versin. Yaşları kaç olursa olsun, öperim ellerinden. :)

11 Nisan 2014 Cuma

Oyalanmaca

Beni merak etmeyin, buralardayım. Kafa dağıtmak için kendimi okumaya verdim. Son on gündür boş bulduğum her dakika kitap okuyorum. Aylarca incecik Kuyucaklı Yusuf'u bitiremeyen ben seçimlerden bu yana tuğla kalınlığında Boleyn Kızı'nı okudum bitirdim. Tam sahilde okunacak, sabun köpüğü gibi, hiç kafa yormayan, insanın bir müddet oyalanıp sonra unutacağı bir kitaptı. İyi geldi. Kafam dağıldı azıcık. Baktım bahar gelmiş camın yanındaki mor salkım da açmış, mis gibi kokularını salmış ben de ufaktan saldım, kendimi bahar çoşkusuna kaptırdım. Olacak gibi değil öbür türlü, düşün düşün artık hafiften kafayı sıyırma noktasına gelmiştim artık başa gelen çekilir deyip katlanacağız mecbur.

Her taşın altından çıkan böcük kitap fotosuna da girip son anda kitap ayracımı kapıp kaçtı.
Bu vesileyle Vikitap.com'daki 2014 okuma maratonuna katıldım. Hedefim 2014 bitmeden 20 kitap okumak. Kitap sayısı komik derecede az görünüyor farkındayım ama bu kadarı bile bebekle beni zorlayacak diye düşünüyorum. Ama adı üstünde maraton bu, içinde mücadele, hırs, azim, ter ve gözyaşı olmazsa olmaz. Maratona katılmak, benimle birlikte gaza gelmek isteyenler beni Vikitap'ta Celio rumuzuyla bulabilirler. Ucunda bir ödül falan yok elbette amaç sadece eğlence. Eeee, siz kaç kitap okumayı planladınız 2014'te? Kaçı okundu, kaçı kaldı? Biraz rekabet olsun hadi. Benim şimdilik 4 kitap oldu. 2014 bitmeden 16 kitap okuyabilir miyim bakalım göreceğiz.




Bahçedeki kediler yavrulamış, bizim camın önünde oynayıp duruyorlar gün boyu. Bizim bıdık ta keyifle izliyor tabi.


Eeerh, arada onlar da bizi izliyor olabilir...


Bu yavru kedilerin annesi, ondan biraz çekiniyoruz haliyle.

Son olarak bu açıldı kapandı muhabbeti sayesinde ben de twitterci oldum. Sırf merak ve inattan açtım bir hesap, isteyen blog ismiyle beni orada da bulabilir ama çok girişken bi tip değilim açık söyleyeyim. Öyle büyük beklentileri olanlar hayal kırıklığına uğramasın. Uzun lafın kısası; artık bir twitter hesabım var ama kendisiyle henüz yıldızım pek barışmadı, o yüzden kolay kolay buralardan kopup gitmem anacım ben, hiç merak etmeyin.


31 Mart 2014 Pazartesi

Dün...Bugün...Ya Gelecek?

Üzgünüm, çok kırılmış ve şaşkın hissediyorum. Aynı zamanda aldatılmış, aptal yerine konmuş, anlaşılamamış, yorgun, ümitsiz.... Işığın olmadığı zifiri karanlık bir yerde boğuluyor gibi hissediyorum. Ne yapmalı ki şimdi? Kimse seni umursamaz, kimse senin isteklerini, özlemlerini, hak ve özgürlüklerini, hayallerini takmazken var olmaya çabalamak neden? Böylesi umutsuz bir sabaha uyanmak öyle zor oldu ki... Her şerde bir hayır vardır deyip avutmaya çalışıyorum kendimi. 37 yaşında koca bir iyimser, aptal bir hayalperestmişim ben...

19 Mart 2014 Çarşamba

Bir of çeksem....

Çok zaman olmuş yazmayalı... Öyle bir ruh halindeyim ki hiç yazasım gelmedi. Çok acı haberler aldık, her kayıp için, ölen o gencecik insanların hepsi için oturup ağladım. Bizi bu hallere düşüren insan/lar için elimden bir şey gelmediği için sinirimden ağladım. Bu çarka dahil olan, tüm bu olanlara sessiz kalan, göz yuman, destek olan kim varsa hepsinden nefret ettim. Bir müddet evde kırmızı şiş gözlerle her an herşeye ağlamaya hazır dolandım durdum. O yüzden hiçbir şey yazmak istemedim. Yoruldum artık, her gün yeni bir rezalete uyanmaktan, kızdığım karşı olduğum hiçbir şeyi değiştirememekten o kadar yoruldum ve bıktım ki... Bahar gelmiş ama üstümde bir ağırlık bir bunalım sormayın. Milletçe hayatımız siyaset oldu. Başka hiçbir şey konuşamaz, hiç bir şey düşünemez olduk. Hepimiz bu ayın sonundaki seçimlere odaklanmış yaşıyoruz. Politikadan bu kadar nefret ettiğim halde konuşmadan duramadığım başka bir dönem daha olmamıştı ömrümde. Milletçe çok zor günler yaşıyoruz, azıcık sağduyu ve vicdan sahibi herkesin zor tahammül ettiği günler bunlar. İnşallah bu seçim bir şeylerin başlangıcı olur, güzel günlerin habercisi olur yoksa insanıma olan inancımı ve umudumu yitireceğim.

Bazı şeyleri görmek duymak çok ağır geliyor, bir müddet televizyondan ayrı yaşadım. Elimden geldiğince kitap okumaya, bir şeyler örmeye çalıştım. DR'da bazı kitaplarda indirim yapmışlar tanesi 5 TL olmuş. Onca okunacak kitabım var ama ben almak istediğim bir kaç kitabı 5 TL ye bulunca aldım yine. Okunacak kitap dağım gün be gün büyüyor bakalım ne ara okuyacağım bu kadar kitabı. Bu hızla gidersem bir kaç seneyi bulacak sanırım mevcut stoğumu eritmem.

Saçma sapan bazı şeyler ördüm, ne işe yarayacaklarını bilmiyorum...


Örgü sitelerinde bu modeli yapmayanı dövüyorlarmış diye duydum. Örgü blogu değil bu, ama sizin için hiç bir masraftan kaçınmadım gördüğünüz gibi. Bu ve diğer yeşilli olandan nihale mi daha iyi olur tutacak mı sizce?
Bu da başka bir lüzumsuz dantel örneği oldu. Bu mumla da yakıştı sanki. Öyle heryere bir şey seren/örten bir tip hiç değilim ama ördük bir kere, bir yer bulucaz mecbur.

Bıdık yürümeye başladı Mart başında. Artık tutabilene aşk olsun. Düz duvara tırmanan cinsten bir şey oldu ne yapacağım bilmem. Dün gece evin içinde havası kaçan balon gibi daireler çizerek koşarken yanağını koltuğa çarptı mosmor oldu yanak.  Ama gördüğünüz üzere her zamanki gibi sabahları ortalığı karıştırmasına engel olamadı mor yanak.



7 Mart 2014 Cuma

Çocuklu kadının rejim neyine?

Önce yumurta ve peynirden bıkan bebeğe bunları yedirmenin bir yolunu bulmak için kafadan pankek tarifi uyurursun. Bir tanecik yumurtayı azıcık süt, sıvıyağ, bolca rendelenmiş peynir, az dereotu, bi tutam kabartma tozu ve iki kaşık unla karıştırır tavada hemencecik pişirirsin. Bu kadar azıcık malzemeden bile 3 tane pankek çıkar şaşarsın. Doğrayıp bebişin önüne koyduğunda suratında koca bir gülümsemeyle "Aaaaaaa" diyerek şaşar önce, sonra o pankeklerin bir tanesini portakal suyuyla birlikte hapur hupur mideye indirirken kendinle azıcık gurur bile duyabilirsin belki.

Dün akşam doğrayıp, yesinler diye çocukların önüne koyduğun tabakta kalmış bir kaç parça meyveye buzdolabını temizlerken bulduğun sağı solu yumuşamış elmaları, iki küçük içi geçmiş portakalı, buruşmuş bir ayvayı, birer tane iyice kararmış armut ile muzu da ekler, hepsini güzelce doğrar atarsın bir küçük tencereye... Üzerine bir kaç tatlı kaşığı toz şekerle biraz tarçın serper ateşte meyveleri azıcık pişirirsin. Yumuşadıklarında alırsın ocaktan, hemen öyle sıcak sıcak koyarsın kahvaltı sofrasına. Dün akşam burun kıvırdıkları meyveleri kahvaltıda öyle bir yalar yutarlar ki gülersin hallerine.

Herkesi okula ve işe uğurladıktan sonra, bebişin saçındaki pankekleri temizlemek için önce yıkar sonra da bir güzel uyutursun. Sonrası işte böyle, çocuklardan artan pankek ve pişmiş meyvelerle kalırsın başbaşa...


Ama malum vakit dar, bebiş uyanmadan bu zevki tatmak için ilk bulduğun tabağa atarsın hepsini, "Bu keyif benim mi beeeh" der ileride "cidden benimmiş lan" diyebilmek için çekersin rastgele bir fotoğrafını. Mecburen bloga da bunu koymak zorunda kalırsın. Herhalde böyle durumlar için şık, süslenmiş bir tabağı hazırda tutmak lazım. :P Acil durumlarda bile şık sunumlar için...

Uzun lafın kısası; Çocuk sahibi olmak tehlikeli iş vesselam. Kilo vermeye çalışmak boşuna...

27 Şubat 2014 Perşembe

Ütüleri sıfırladım

Geçen hafta hastalık izni kullandığım için ev işlerinden kaytarınca bu hafta kendimi çamaşıra ve ütüye vurdum blogcum. İlk iki gün kaç makine çamaşır yıkadım hatırlamıyorum, yıka yıka bitmedi bir türlü. Zaten biliyorsunuz bizim evde en büyük sorun ütü. ( Bknz, şu, şu ve şu yazı) Nitekim çamaşırlar yıkandıktan sonra ütü aşamasında büyük bir tıkanma yaşandı. Halihazırda aylardır ütülenecek çamaşır yığınının dibine ulaşmayı başaramamıştım üzerine bir haftalık tembellik ve yeni çamaşırlar da eklenince artık içime iyice fenalık geldi. Gözümü karartıp iki günlük bir  ütü maratonuna giriştim. 

İki günün ve saatler süren sıcak buharın etkisiyle hafif mayışmış ve pelteleşmiş olabilirim. Ama nihayet aylardır dibine ulaşamadığım yığını eritip hepsini ütülemeyi başardım. Nitekim yığının en altından benim iki adet yazlık capri pantolonum ve Özgür'ün ekoseli bermuda şortu ile polo yakalı beyaz tişörtü çıktı. Şubat ayının sonunda olduğumuzu dikkate alacak olursak durumun (durumumun) vahametini daha iyi kavrayacağınıza inanıyorum. 

Bu arada beni ayıplayıp yargılamadan önce lütfen önce kendinizi benim yerime bir koyun. Bebeği uyutabildiğim ender zamanlar için, üç tane çocuğun kıyafetlerine ilaveten, bu aralar takım elbise giymeye aşırı bir düşkünlük gösteren bir kocanın gömleklerini ütülemek dışında, çok daha eğlenceli planlarım var doğal olarak. Hem her gün gömlek ütülemeye meraklı olsaydım mühendis bir adamla evlenmek yerine gider kendime memur bir koca bulurdum. Değil mi ama? Neyse Özgür'ün bu takım elbise sevdası yakında son bulur diye ümit ediyorum. Ama sonuçta evdeki ütülerin nihayet bitmesi vesilesiyle, her an göreve hazır bir şekilde, aylardır salonun ortasında duran ütü masası, törenler eşliğinde yatak odasındaki  yerine kaldırıldı. Salon da nispeten çamaşır odası görünümünden kurtulup daha nezih bir yer oldu. Hatta birkaçımız kendimizi kaybedip, "Aslında baya büyükmüş lan bu salon" diye itirafta da bulunduk.

Anlayacağınız üzere bizim eve pek misafir gelip gitmiyor. Arada hafta sonları Özgür'ün abisi, hanımı ve çocukları geliyor. Biz iki elti, çay içip iki lafın belini kırarken çocuklar bol bol tepişiyor, Özgür ve abisi doyasıya iş konuşuyorlar falan. Ortam bu... Ama onlar da aileden sayıldığı için sadece eve şöyle bir çeki düzen verip çamaşır sepeti ve ütü masasını geçici olarak ortadan kaldırıyorduk. Ama şimdi normalde de (evde misafir olmadığında da) ütü masası salonun bir demirbaşı olmaktan çıkınca, o geriye bıraktığı boşluğun insana verdiği hafiflik duygusu süper birşeymiş. Ne yapalım bizim evde sıfırlayacak fazla bir şey yok. Gündemin içime vermiş olduğu sıkıntı ve asap bozukluğunu iki günlük bir ütü maratonuyla sıfırlamaya çalıştım. Yine de "Oh be hıncımı aldım, çok rahatladım" diyemeyeceğim ama evde çok uzun zamandır ertelediğim başka işler de bulurum elbet... Seçimlere daha bir ay var, anlaşılan o zamana dek ortalık durulacağına daha beter karışacak.


Ütü yazısının altına nasıl bir fotoğraf bekliyordunuz bilmem ama ben içiniz açılsın diye bizim bıdığı koydum. Zaten en zevklisi de bunun çamaşırlarını ütülemek. :)

Hem bu fotoğraf sayesinde bir dekorasyon objesi olan tabloların, çocuklu evde nasıl bir kitaplık engelleyici olarak kullanılabileceğine dair ipuçları vermek istedim. Bakın arka planda, panoramik puzzle tablosu koltukla desteklenerek nasıl kullanılmış. Bu ipucu da benden size bu haftanın kıyağı olsun.

21 Şubat 2014 Cuma

Hastayım, hastasın, hasta..


Bu haftanın özeti şu fotoğraf blogcum. Önceki hafta Özgür hastaydı, daha önceki hafta Ömer. Geçen hafta Özge nezleydi. Bu hafta da benim sıramdı anlaşılan. Özge bana bulaştırdı, O ortada fink atarken ben burnumu çekip oturdum bütün hafta. Ballı limonlu zencefil içip battaniye altında kitap okudum. İşin iyi yanı nihayet bir ayın sonunda Howard's End'i bitirdim. Fena değildi, çok akıcı, insanı alıp götüren bir kitap değildi, ama oldukça güzel bir tad bıraktı geride..

Onu bitirince bu kitabı aldım elime. Taaa 1969 basımı, annemin gençliğinde aldığı kitap. Zamanında annem de babam da aynı kitabı almışlar, ikisinin de kitapları uzun memuriyet yılları boyunca kolilerde, depolarda süründü durdu. Günün birinde babam iyi bir marangoz bulup bir kütüphane yaptırtmaya karar verdi. Annemle oturup resmini çizdiler. Ölçülerini belirlediler ve verdiler ustaya. Sonunda kitaplık bitip te kitaplar raflarda yerlerini bulduğunda nasıl da şaşırmıştım... Bizim evde o kadar kitap olduğunu hayatta tahmin edemezdim. İnsan kolilere bakınca gözünde bir şey canlandıramıyor. Neyse, o zaman annemle babam kitaplarını birleştirince baktılar ki bazı kitaplardan ikişer tane var, işte onların birer tanesini evlenirken çeyiz olarak bana verdiler. :) Böyle bir aileyiz biz, çeyiz anlayışımız farklı azıcık. Ben de niyeyse senelerdir okumamışım, duruyordu öyle bir köşede, hastalık aklımı başıma getirmiş olmalı ki başladım dün okumaya... Aman nasıl su gibi akıp giden güzel bir kitapmış, bin pişman oldum daha önce okumadığıma.

Uzun lafın kısası, bu hafta iyice tembellik yaptım. Ne temizlik, ne yemek... Pazartesi iyiydim, daha yeni yeni boğazım ağrımaya başlamıştı.  O zaman bi tencere karnıbahar pişirdim, iki gün yedik. Oğlanlar söylendi durdu ama mecbur yediler.  İki gün öyle ıvır zıvır, çorba, kahvaltı, dışarıdan falan söyleyerek takıldık.  Bu akşam da koca bir tencere nohutla pilav pişirip bu haftayı böyle kapatmayı planlıyorum inşallah. Çünkü hasta olunca alışveriş falan da yalan oldu haliyle. Dolapta meyveden başka bir şey kalmamış. Artık evde ne varsa ona talim. Temizlik ve ütü gelecek haftaya anacım. Hala burnum şarıl şarıl akıyor. Hastayken, fırsatım varken biraz daha okuyayım şu kitaptan hele, sonra işten güçten elimde günlerce sürünüyor kitaplar.

17 Şubat 2014 Pazartesi

Araba müziği

Haftasonu uzun zamandır yapmadığımız bir şeyi yaptık. Bi salaklık edip cumartesi günü köprüyü geçmeye kalktık zira cumartesi Özge'nin doğumgününü babannelerle karşı tarafta kutlayacaktık. Her ne kadar cumartesi hafta sonu sayılsa da konu köprü trafiği olunca cumartesi günü hafta içinden beter oluyor. Nitekim tam iki saatte geçtik karşıya ve o yüzden yol boyu epeyce müzik dinleme imkanımız oldu.

Şimdi şöyle bir durum var, bir ailede çocuk sayısı arttıkça trafiğin ortasında arabada rezalet çıkma olasılığı da katlanarak artıyor. Allah'tan Özge arabaya biner binmez uyuyor. Günün hangi saati olursa olsun, ruh halinden bağımsız bir şekilde araba hareket eder etmez, dakikasında uyuyakalıyor. Onun uyuması şimdilik bize huzurlu bir araba yolculuğu sağlıyor o yüzden onu arabada uyur tutmak  temel prensibimiz. Bunun için de en iyi yöntem müzik dinlemek. Oğlanlar büyüdüğü için artık arabada müzik dinlerken onların da zevkini gözetmek zorundayız zira müziği beğenmeyince arabada hır çıkıyor o zaman bebek uyanıyor ve bizim araba dışarıdan çok sakin görünse de aslında içeride kıyametler kopuyor. Bu aşamada Amerikan filmlerindeki o arabada geçen kalabalık aile sahneleri gözümün önüne geliyor. Bizde de durum gerçekten Amerikan filmlerini aratmıyor. Hatta o açıdan kalabalık ailenin en eğlenceli yanlarından biri araba yolculukları diyebilirim. Her kafadan bir ses çıkıyor. Çocukları oyalamak için abuk sabuk oyunlar icat ediliyor. Yol fazla uzun sürerse oğlanlar can sıkıntısından birbirlerine sataşıp didişmeye başlıyorlar sonra da gürültü yüzünden bebeği uyandırıyorlar falan. Ya da nadiren de olsa Özge sıkılıyor, basıyor yaygarayı, onu sakinleştirene kadar arabanın içinde şekilden şekile giriyoruz en kötü ihtimal emniyet şeridine geçip beni arka koltuğa atıyorlar, çocuklardan biri öne geçiyor ben de Özge'yi kucağıma alıp en son çare olarak emziriyorum.

Neyse arabadaki en favori oyunumuz aramızda bir sıra belirlemek ve rastgele bir radyo kanalı açmak. Sırayla çalan parçalar belirlenen sıradaki kişilerin şarkısı oluyor ve en güzel şarkı kimin şansına çıktıysa o kişi o turun birincisi oluyor. Sonraki turda sıralamaya göre en baştan yeni şarkılar belirleniyor ve yeni değerlendirme yapıyoruz. Aslında kulağa saçma gelse de 4 kişi oynadığımız için bazen çok eğleniyoruz. Bu oyunun riski ise bazen berbat şarkılar üst üste gelince dayanamayıp kanal değiştiriyoruz ve sıra karışıyor. Çevirdiğimiz kanaldaki şarkı daha güzelse az önce şansına berbat şarkı çıkan kişi arıza çıkarıyor sonradan gelen şarkıyı sahiplenmeye kalkıyor, sırası ondan sonra olan ise itiraz ediyor ve "senin şarkın az önce çalan o berbat şarkıydı bu benim şansım, benim şarkım" diyor, iş uzuyor ve genelde tabi didişen bu iki kişi bizim iki oğlan oluyor.

Müzik işini benim adamlara bırakmaya gelmiyor. Geçenlerde nereden estiyse ailece D&R da bakınırken Özgür mehter marşlarının CD sini görmüş. İlginç gelmiş, alayım bakalım çocuklara dinletiriz demiş, arabada tekvandoya giderken dinlemişler çocuklarla. Aman efendim bizim oğlanlar da bir sevmiş bu mehter marşlarını sormayın gitsin. Haftada bir ailece arabayla bir yere gidicez biniyoruz arabaya, çocukların gazıyla yol boyu dinliyoruz mehter marşlarını ondan sonra bütün hafta o marşlar beynimin içinde çalıp duruyor. Nasıl gıcık şeyler anlatamam, insanın diline bir dolanıyor kurtulamıyorsun. Sonra kendimi gün içinde soğan doğrarken "Ey şanlı ordu, ey şanlı asker..." diye mırıldanırken veya gecenin bir yarısı tuvalete kalktığımda "Ceddin deden, neslin baban" diye beynimde çalan fon müziği eşliğinde banyoya giderken buluyorum. Yapışıyor insana resmen.

Neyse ki böyle geçen bir kaç haftadan sonra nihayet ders aldım o yüzden artık ben seçiyorum arabada dinlediğimiz müziği. Zamanında bir sürü Mp3 CD'si çekip atmışız arabaya. Torpido gözünü karıştırıp seçiyorum bir tane, takıyoruz teybe oh! Ne çıkarsa bahtımıza artık... Bu hafta sonu seçtiğim CD'nin üzerine "sürpriz" yazmışım. Heyecanla taktık teybe, müzik arşivcilerinin bile unuttuğu bir kaç şarkının yanı sıra işte bu şarkı çıktı şansımıza.



Şarkı çalmaya başlar başlamaz, anında Özgür'le ikimiz geçmişe gittik. Sene 99, yeni evlenmişiz. Mevsimlerden yaz, Özgür'le evimize taaa Sirkeci'ye kadar gidip, Doğubank'tan Philips marka bir müzik seti almışız. Surround ses sistemini de kurmuşuz bi güzel... İşte o zamanlar iki yeni evli, yeni yetme evde hep Cher CD'si dinleyip duruyoruz. Bir daha da hiç o kadar güzel bir ses sistemimiz olmadı bu arada... Müzik seti bozulunca ses sistemini kullanamadık, televizyonun zaten uzun zaman önce tüpü bitmişti. (Evet anacım biz evlendiğimizde tüplü televizyonlar vardı hala piyasada. Dinozoruz biz...) Ne diyordum, evde o ses sistemiyle uyumlu bir şey kalmayınca verdik gitti mecburen. 

Cumartesi günü arabamızın dışında öyle kasvetli, yağmurlu ve trafik keşmekeşi içinde berbat bir gün vardı ki anlatamam. İçeride ise biz bu şarkı sayesinde yeniden 99 yazını ve evliliğimizin ilk günlerini yaşıyorduk. Birbirimize bakıp güldük Özgür'le. Şarkıların insana zamanda yolculuk yaptırma yeteneği var kesin. Ya da en azından hafızaya böyle derin izler bırakanların...

13 Şubat 2014 Perşembe

Hayal mi Gerçek mi?

Bu hafta sonu Özge 1 yaşını dolduruyor. O hayatımıza gireli ne çabuk 1 sene geçti inanamıyorum. Hala kendi kendine yürüyemiyor, arada kendi başına çekingen 1-2 adım atıyor ama eşyalara tutuna tutuna neredeyse evin içinde koşar hale geldi. Öpmeyi öğrendi. Öp dediğimizde yavaşça dudaklarını yanağımıza değdirip bırakıyor. Sonra burun ve kulak deliklerini keşfetti. Sık sık o minik işaret parmağı ile burnunun derinliklerini araştırıyor veya parmağını kulağına sokup kaşıyor. Kapı çaldığında acaip bir heyecana kapılıp "hadi hadi hadi" diye kapıya gitmek istiyor. Oynak bir müzik duydu mu olduğu yerde hafifçe el çırpıp dans etmeye başlıyor. Eşyaları işaret edip "bu bu bu" diyerek vermemi istiyor. "Al, ver, gel, hadi" gibi temel kelimelerle çoğu şeyi anlatabiliyor. Bir de zırt pırt yanıma gelip "memme memme memme memmeeee" diye mızıldanmayı öğrendi ki vermeden susmuyor velet. Dokunmasını veya kurcalamasını istemediğimiz şeylere yaklaşınca dilimizle cık cık cık sesi çıkarıyoruz sinirleniyor ama duruyor. Sonra da suratını buruşturup güya çok sevimli bir ifade takınıp kibarca izin istiyor. Suratı öyle komik oluyor ki görmeniz lazım... Geçen bir sene boyunca, ümitsizliğe kapıldığım, hayal kırıklığına uğradığım, çok üzüldüğüm ve hatta çok ama çok feci bunaldığım bir sürü an ve gün oldu eğer bu küçük bebek hayatımda olmasaydı herhalde bu dönemde yaşanan herşeye katlanmak çok daha zor olacaktı. Onun bulaşıcı neşesi ve kahkahaları olmadan hayat bizim için çok daha sönük ve monoton olacaktı eminim. O yüzden Allah'a şükürler olsun onu ailemize dahil ettiği ve sağlıkla bize kavuşturduğu için.

Uyumamakta direnen bıdık abilerden öğrendiği tekvando tekniklerini babası üzerinde deniyor

Not: Başlık yazıyla alakasız görünüyor farkındayım, aslında resmin altında bu aralar zihnimi fazlasıyla meşgul eden bir konu üzerine de birşeyler yazmıştım ki başlık esas o kısıma hitab ediyordu. Sonradan bazı kişisel sebeplerden konuyu kendime saklamaya karar verdim o yüzden o kısmı çıkardım. Umduğumuz şekilde gelişmeler olursa bu kaldırdığım kısımla birlikte diğer detayları da yazar yayınlarım, söz.

7 Şubat 2014 Cuma

Şubat

Bloggera acaip sinir oldum. Gerçek hayatta yeterince yakın olamıyoruz diye bari blog arka planına azıcık yeşillik katayım dedim. Yemyeşil iç açıcı bir doğa resmi koydum ama sağolsun blogger günlerdir resim yerine sadece yeşil rengi gösteriyor. Hayır arka fon rengini de uçuk mavi yapmıştım hadi resmi göstermeyeceksin bari seçtiğim fon rengini göster o cırlak yeşil ne alaka çözemedim. Komple kaldırdım resim falan olmasın bari. Biraz da böyle takılalım...

30 Ocak 2014 Perşembe

Hizmetçi

Ne o? Yoksa iki ergenle uğraşmaya başladığım çok mu belli oluyor?
Yazmaya yazmaya insanın yazası hiç gelmiyormuş blogcum. Her gün giriyorum, sevdiğim blogları okuyorum ama elim klavyeye gitmiyor niyeyse.Günler birbirinin aynı, geçip gidiyor. Bazen 3 çocukla kafayı sıyırıp sapıttığımız oluyor elbet. Özge akşamları azimle 11'e kadar oturmaya devam ediyor. Bazen öyle yorgun oluyorum ki onu uyutmaya üşeniyorum. O derece yani. İkimiz de karşılıklı mızıldanıyoruz. Yorganının üzerinde bir sağa bir sola devrilip duruyor. Sessizlik istemiyor, yatak odasında karanlıkta sessiz daha kolay uyur diye götürüp ben de yanına uzanıyorum. Salondan gelen seslere kulak kabartıp oturuyor yatakta velet. O yüzden şamatanın merkezinde uyuyor hep. Dün gece biz Iron Man 3'ü izlerken uyudu. Onca sesin gürültünün ortasında nasıl uyuyabiliyor bilmiyorum ama tabi insan hele de onun kadar küçük olunca 11'e kadar oturursa artık yorgunluktan bitap düşüp uyuyabilir tabi.

Çoğunlukla uykusu gelince salonda yere serdiğimiz yorganın üstünde parmağını ağzına sokup sağa sola devrilmeye başlıyor. Geliyor bize sürünüyor bazen biz de yanına uzanıyoruz. Yanımıza yatıp uyumaya çalışacağına üstümüze tırmanmaya çalışıyor. Geçen gece artık Özgür de ben de yorgunluktan bitmiş, bizim bıdığı ikimizin de kucağımıza alıp sallayacak hali kalmadığından yorganın üzerine uzanmış uyusun diye bekliyorduk. Bu tabi yine üzerimize tırmanmaya çalışıyor, uyutmadığımız için ikimiz de hacamat etmeye çalışıyordu. En sonunda ben dayanamayıp patladım,

- Özgür Allah aşkına al şunu azıcık salla kucağında, biraz mayışsın sonra ben ayağımda sallarım, tüm saçlarımı yoldu zaten, şimdi de parmağıyla dişetlerimi oymaya çalışıyor.
- Selen dur kendime gelmeye çalışıyorum. Az önce ayağa kalkıcam diye gırtlağıma dayanıp güç aldı. Çaktırmadan boğmaya mı çalışıyor anlamadım ama dur iki dakika nefesim düzelsin...

Cuma günü büyük teyzeyi hastaneye kaldırdık. Zatürre teşhisi kondu, yatarak tedavi olması lazım dediler. Annemle babam zaten 2 haftadır feci gripler. Üstüne bir de haber gelmez mi "Özgür'ün babası sabah işe giderken merdivenlerden yüzükoyun yuvarlandı hastaneye kaldırdık" diye... Neyse çok iç karartıcı bir yazı olsun istemiyorum o yüzden ayrıntıları geçiyorum; Özgür'ün babası iyi, bir dişi kırık, onun dışında kırık kemiği veya beyin kanaması falan yok Allah'a çok şükür. Teyze ise hala hastanede, doktor tedaviye cevap verdi demiş ama bakalım kendini biraz daha toparlayabilecek mi... Annem teyzeye refakat edebilecek kadar toparladı kendini, babamsa evde tek başına uğraşıyor işte gripten temelli kurtulmaya.

Bunun dışında bu aralar oğlanlara evdeki her türlü teknolojik cihazı yasakladık. Şubat tatilinde olacak iş değil farkındayız ama ne yapalım mecburduk. Bilgisayar, tablet, play station, psp hepsi yasak. Süresiz yasak hem de. İkisi de aşırı bir teknolojik bağımlılık geliştirmeye başlamışlardı o yüzden hepsini toptan yasakladık. Karneleri de güzel gelince gittik ailece oynamak için bir kaç kutu oyunu ve bir dart aldık. Akşamları evde dart turnuvası yapıyoruz. Ben tabi hep sonuncu oluyorum ama hepimiz eğleniyoruz ve ailece vakit geçirmiş oluyoruz. Yakında tavla turnuvası da düzenleyeceğiz ama küçük hanım pek izin vermiyor. Tavlayla hep kendisi oynamak istiyor. Pulları bile yerinde tutamaz olunca şimdilik erteledik tavla olayını.

Özgür'le uzun uzun konuştuk ta çocukların teknoloji bağımlılığında esas suçlu olanın kendimiz olduğuna karar verdik. Bebek yeni doğduğunda sessizce vakit geçirmeleri için başta iyi bir yol gibi gelmişti, zaten hep bir süre kısıtlamaları vardı ama ona rağmen zaman içinde kopamaz oldular oyunlardan. Bundan sonra çocuklarımıza ilerde mutlulukla hatırlayabilecekleri aile anıları bırakmak istiyoruz. Geriye dönüp baktıklarında çocukluk anıları sadece filanca oyunda aldıkları ekipmanın verdiği mutluluk veya en son çıkan oyunda kırdıkları rekor olmasın istiyoruz. Bunun için bazı büyük ve radikal planlarımız daha var ama onlar için henüz gereken finansmanı sağlayamadık :P O yüzden ilk etapta tüm teknolojik oyunları rafa kaldırdık. Ben de onlar şubat tatilinde evdeyken fazla bilgisayarla haşır neşir olmamaya çalışıyorum. Artık birlikte kitap okuma günümüz var. Tom Sawyer'i okuyoruz sırayla. Ben okuyorum onlar dinliyor ben yorulunca onlar okuyor ben dinliyorum, hoşumuza da gidiyor. Ayrıca okuma saati yapınca herkes kendi kitabını alıp köşesine çekiliyor. Televizyona bir sınırlama getirmedik, o yüzden şubat tatilinin de etkisiyle belgesel kanallarını yeniden keşfettiler. Bol bol belgesel izliyorlar, legolarıyla daha çok vakit geçirir oldular. Langırt oynuyorlar. Beraber daha çok vakit geçirmeye başladılar. Sonra Fringe'i izlemeye başladık çocuklarla. En başından başladık büyük bir heyecanla izliyoruz. Resmen bayıldılar diziye. Hayal güçlerini epey geliştirecek bence. Ben de ilk bölümleri yeniden severek izliyorum.



Neyse bizden haberler şimdilik bu kadar. Özge neredeyse 1 yaşını bitirecek, zaman öyle çabuk geçti ki... Artık epey bilinçlendi, salona kurduğum barikattan artık tekli koltuğu iterek kaçıyor. Evde her yere tek başına gidip yerde ne bulursa ağzına atmaya bayılıyor. Tehlikeli olmaya başladı bu kaçma hevesi ama ne yapalım o da bir şekilde keşfedecek dünyayı...

Bu arada blogta biraz yenilik yapayım dedim ama arka plana koyduğum resim niyeyse görünmüyor. Yemyeşil bir fon çıkıyor arka planda. Kaç gündür düzeltemedim bir türlü, ona da gıcık oldum.

Özgür'ün son bir incisiyle veda edeyim size, geçenlerde tişörtünü arıyordu, aramızda şöyle bir konuşma geçti..

Özgür- Evde giydiğim tişörtü gördün mü?
Ben- Görmedim, yok mu bizim odada? Belki ben kirliye atmışımdır.
Özgür- Buldum buldum..
Ben- Nerdeymiş?
Özgür- Hizmetçinin üstünde
Ben- Ne? Hizmetçi mi? Puhahahaha....
Özgür- Ne gülüyorsun? Neydi ya bunun adı?
Ben- Dilsiz Uşak ... hahaha duyan da bişey sanacak ahahahaaaa