Hamilelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hamilelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2013 Çarşamba

Mutlu son

Önceki yazıda bahsettiğim üzere geçen Cumartesi sabahı planlanan saatte aldılar beni ameliyathaneye. Ameliyathanede beni hazırlarlarken duvarda asılı saate en son baktığımda saat 08:15'ti. Sonra bir karanlık.. Kendime geldiğimde sedyede zangır zangır titriyor ve titredikçe ameliyat yerindeki acı yüzünden kıvranıyordum. Konuşacak durumda değildim henüz. Yanımda iki kişi konuşuyordu, birisi hemşireye saati sordu, hemşire  "saat 11:15" deyince kendi kendime "Oha 3 saat geçmiş!" dedim. Titremeler arasında bir yandan kendime gelmeye çalışıyor bir yandan neden sezeryan ameliyatının 3 saat sürdüğünü anlamaya çalışıyordum. Bilincim biraz açıldığında doktorumu gördüm ayakucumda başka bir doktorla konuşuyordu. "Muhtelif yerlerde sürekli kanamalar devam etti, mesaneye de dikiş atıldı, birlikte takip edeceğiz artık" gibi sözler duydum. Sonra "2 ünite kan verilsin" dendi. Ben o arada "3 saat boyunca Özgür deliye dönmüştür" diye düşünüyordum. Baktım kan getirip vermeye başladılar. Bir yandan hem kan sahibinden Allah razı olsun derken bir yandan da bu kanla bir şeyler bulaşmaz inşallah diye geçirdim içimden. Sonra bir hemşire geldi elinde Özgür'ün cep telefonu "bakın eşiniz gönderdi, bebekler.." dedi. Fotoğrafta bir kuvözde 2 tane bebek yatıyordu ben "bebekler mi????" diye yeni bir şoka girdim.

Sonuçta saat 12'yi biraz geçe beni çıkardılar ameliyathaneden ve odaya aldılar. En sonunda anlaşıldı ki önceki sezeryanlardan sonra mesanemde, rahimde ve karın duvarında yapışıklıklar oluşmuş. Ameliyatta o yüzden gerekenden fazla kanamam olmuş ve kan nakli gerekmiş. Sezeryan o yüzden 45dk yerine 3 saat sürmüş. Ben girdikten yarım saat sonra bebek gelmiş odaya ama ben bir türlü ameliyattan çıkmayınca en başta Özgür olmak üzere herkes deliye dönmüş. Zaten ameliyathane kapısında adam dokuz doğuruyormuş bir de dışarı çıkan asistanın elindeki kan istek kartında benim adımı görünce iyice çıldırmış. Ben ameliyattan çıkana kadar kimseden bilgi de alamamışlar.

Uzun lafın kısası, epey olaylı geçen bir ameliyatla dünya tatlısı kızımı aldım kucağıma. Doğum da hamilelik te zor oldu bu sefer ama sağlıkla sona erdi Allah'a bin defa şükürler olsun. Ben iyiyim, kendimi toparlıyorum yavaş yavaş. Kızım zaten dünya tatlısı maşallah. Annemin dediğine göre aynı benmişim.

Şükrediyorum her an... Elimden daha iyisi gelmiyor. İnsanoğlu aslında o kadar aciz ki ve biz çoğu zaman farkında bile değiliz ama öyle çok şükredecek şeyimiz var ki...

Özge Zeynep annesinin kucağında

3 çocuklu evden yeni haberler, komik anekdotlar ve de onca stresten sonra rahatlayınca kendini stand-up komediye vuran Özgür'ün dikişlerimi patlatma pahasına yaptığı "mikemmel" espriler ilk fırsatta gelecek. Bizi izlemeye devam edin anacım.


Not: Fotoğraftaki diğer bebek sadece kızımla aynı kuvözü paylaşan başka bir yeni doğan bebekmiş. İkinci bir bebek yok yani, sadece hemşirenin işgüzarlığı :P

16 Şubat 2013 Cumartesi

Siz bu yazıyı okurken...

Son 10 gün nasıl geçecek, doğuma kadar nasıl oyalanacağım diye düşünürken Pazar gecesi Ömer hastalandı. Bütün gece kustu durdu. Sabah erkenden Özgür hastaneye götürdü gıda zehirlenmesi demişler. Damar yolu açılırken de fenalaşmış hastanenin asansöründe yine kusmuş. Özgür aradı, "Ömer kusmaya başlayınca bizimle birlikte asansöre binmiş olan adam kapıyı tırmalamaya başladı, adam kaçtı kurtuldu ama çocuğun üstü başı battı, yedek kıyafet getir bize" dedi. Kalktım gittim hastaneye. Üstünü değiştirdik, ıslak mendille elini yüzünü sildik güzelce. Ömer'cik hastalık psikolojisiyle beni eve göndermek istemedi ben de kaldım onlarla birlikte hastanede. 3,5 şişe serumdan sonra ancak eve gitmesine izin verdi doktor. Damar yolunu çıkarmadılar, ertesi gün yeniden görmek istedi doktor, tipini beğenmezse 2 şişe daha serum verecekti çünkü. O günümüz komple hastanede geçti.

Salı günü sabahtan  Özgür yine Ömer'i hastaneye götürdü. İshal de başladı deyince doktor hiç acımadı valla, "siz yeterince hızlı takviye yapamazsınız" deyip yine yatırmış, 2 şişe daha serum verdiler. O gün de öğlen 1'e dek baba-oğul hastanedeydiler.  Eve gelince epey gözü açılmıştı çocuğun ama doktor yine de "çarşamba günü de sabahtan gel, bir göreyim ona göre okul için rapor vereyim" demiş. Mecburen Çarşamba sabahı da yeniden gidip doktora göründüler, raporunu alıp geldiler. O gün de okula gitmedi Ömer, evde dinlendi iyice.

Perşembe sabahı da benim doktor kontrolüm vardı. Çocukları okula bırakıp sabahtan gittik hastaneye. Önce nst'ye girdim sonra doktor muayene etti. Nst sonucunu beğenmedi, "Böyle nst mi olur, yanlışlık var. Git, birşeyler ye öyle gel, saat 13:00'te yeniden yapsınlar" dedi. Aynen öyle yaptık. Hastanenin kafeteryasında romantik bir sevgililer günü yemeği yedik başbaşa. Sonra saat 13:00'te çekilen nst'de sancı çıktı. Acaip dalgalanmalar vardı. Doktor onu görünce beni apar topar acile yolladı. "Bir şişe serum versinler acil, saat 15:00'te yeniden nst çekilsin" dedi. "Eğer serumdan sonra nst yine böyle çıkarsa seni acil sezeryana alıcam" dedi. Biz serseme dönmüş vaziyette acile indik. Apar topar damar yolu açtılar. Koskoca 1lt lik bir serumu bağladılar koluma ama bir türlü yeterince hızlı akıtamadılar. Saat 15:00 olduğunda anca yarısı bitmişti serumun. Bu sefer diğer koluma da damar yolu açıp serumu o tarafa bağladılar. Ben her iki kolumda da birer damar yoluyla öyle kalakaldım. Karambolde bir de ad soyad, doktorumun adı ve kimlik no yazılı bir bilezik takmışlar koluma. Öyle bir durumdayım ki yani doktor "hadi sezeryana" dese damar yolu, bileklik her şey hazır. Özgür zaten zavallım 4 gündür hastanelerde serum peşinde helak olmuş. Gözünü kapadığında bile damlayan serum görüyor artık. Sevgililer gününü hastanenin acil servisinde, sürekli kusan bir amca ve durmaksızın ağlayan bir çocukla birlikte haline gülen iki tip olarak geçirdik. Özgür "Tutup ta sevgililer gününde verirsen kızımı kucağıma ben bir daha ömrübillah bu hediyenin altından kalkamam, hayatta bundan daha iyi bir şey bulamam çünkü" diye söylendi durdu.

Bu arada niyeyse tam da gününde kolu dar bir tişört giyeceğim tutmuş mecburen her iki kolunu da makasla kesip genişlettik ki serum verilirken kolumu üstten sıkmasın. Yatmaktan zaten saçlarım keçe gibi olmuş, kolları kesik tişörtümle, devasa göbeğimle futbol topu yutmuş bir psikopat gibi görünüyordum. Arada hemşireyi ikna ettik te neyse ki ilk açtıkları damar yolunu çıkardı. Tuvalete falan gitmeye kalksam en azından bir kolumu kıvırabilecek hale geldim. En sonunda serum bittiğinde çıktım doktorun yanına. Yeniden, bu sefer kolumda damar yolu ve bilezikle 3. defa nst'ye bağladılar beni. Neredeyse 40 dakika süren son nst seansından sonra doktor aldı beni karşısına "Bu gece seni sezeryana almamı gerektirecek kadar acil bir durum yok ama perşembeyi bekleyecek durumun da yok. Sancıların var, zaten sezeryanlısın. Sana benden 1 gün izin, Cuma günü git hazırlan, Cumartesi sabahı yapalım sezeryanı" dedi. O şekilde gönderdi bizi eve.

Hazır kolumda damaryolu varken anestezi uzmanının istediği testler için de kan veririm diye laboratuvara gittim ama hemşire demez mi "Olmaaaz, oradan test için kan alamam, pıhtı olur baska birşey olur, test yanlış çıkar sonra. Ben başka yerden alıcam"  Boşu boşuna salak gibi 2 saat kolumda damar yoluyla gezmişim sizin anlayacağınız. Hemşire damar yolunu çıkardı kolumdan sonra da "Yine en iyi damar buymuş" deyip tekrar aynı yerden aldı kanı. Delik deşik oldum öyle çıktım hastaneden.

Uzun lafın kısası, hastanelerde, harala gürele geçen bir haftanın sonunda, siz bu yazıyı okurken ben büyük ihtimalle ameliyatta veya ameliyattan yeni çıkmış olacağım. Perşembe yerine bebişe Cumartesi sabahı kavuşacağız inşallah. Beni merak etmeyin, kendimi biraz toparladığımda yeniden yazarım.

10 Şubat 2013 Pazar

Ağır Çekim

Artık hayatı ağır çekimde yaşıyorum blogcum. Ağırlaştım iyice. Yürüyüşüm, oturup kalkışım, nefes alışım bile değişti. Ağır vasıta gibiyim. Hareketlerim öyle yavaş ki koltuktan kalkıp kapıyı açmam neredeyse 5 dakika sürüyor. Hani hamilelere "Allah kurtarsın" derler ya, işte cidden o aşamaya gelmiş bulunuyorum artık. Yatakta sağdan sola dönmek bile başlı başına bir mücadele artık benim için. Kendimi enerjik hissettiğimde biraz ev işlerini toparlıyorum. Basit yemeklerle öğünleri geçiştiriyorum. Pazartesi okulların açılacak olması ve çocukların beslenmesine ne koyacağım sorusu şimdiden beni germeye başladı. Bugün öğlen kanepede uyuyakalmışım, uykumdan "salata" diye bağırarak uyandım. Rüyamda "yemeğin yanına salata da yapayım mı?" diye soruyordum benimkilere. Eeee, salata malum zor iş, hele de toksoplazma geçirmemiş hamile bir kadın için esaslı bir stres kaynağı. Özgür ve çocuklar çok güldüler halime. Zaten son zamanlarda uyurken sürekli ya mırıldanıyormuşum ya da koşmuşum da nefes nefese kalmışım gibi soluk alıp veriyormuşum. Uyku neyse de normal zamanda da sanki hep burnum tıkalı gibi. Yeterince nefes alamıyorum gibi geliyor bazen. Korkarım giderek bir ucubeye dönüşüyorum.

Gebelikte sona yaklaştıkça hayat da gözlerimin önünde ağır çekim bir film gibi akmaya başladı. Aslında günler su gibi akıp geçiyor ama biraz da benim sabırsızlığım giderek arttığından olsa gerek, beklenen güne yeterince hızlı yaklaşamıyoruz gibi geliyor. Eminim bundan 10 gün sonra bu günlerin rehavetini, sakinliğini çok arayacağım ama elimde değil bir an önce bu son 10 gün geçsin, ben hayırlısıyla sağlıkla bebeğime kavuşayım ve artık bu hamilelik mutlu sona ersin istiyorum. Belki de yaştan dolayı bu üçüncü hamilelik zor geldi bana. Sonuçta artık yirmili yaşlarımda değilim. Oğlanlarda bu kadar zorlanmamıştım ama o zamanlar da bundan 10 yaş daha gençtim.  35inde yeniden çocuk yapmaya kalkınca böyle oluyordur belki de... Neyse artık, yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik çok şükür. Doktor 21 Şubat'a gün verdi. Eğer kendisi daha erken gelmeye kalkmazsa 21 Şubat sabahı kavuşacağız inşallah bebişe.

Çocuklar, Özgür, annem, eş, dost, akraba, hatta bizim geçenlerde kapıda kalan karşı komşu bile doğurayım diye gözümün içine bakıyor ama ı-ıh bizim kızın daha gelmeye niyeti yok anlaşılan. Bana çok durmayacakmış, aceleci olacakmış gibi geliyordu ama anlaşılan yine son ana kadar kurbanlık koyun gibi bekleyeceğim sezeryan için. Neyse sağlıklı olsun da bebiş, 9 ay bekledik 3-5 gün daha bekleyiveririz artık.


Bende durumlar işte böyle. Bu aralar vakit geçirmek için kitap okuyup duruyorum. Bezsiz Bebek'le birlikte Thomas Hardy'nin Orman Kızı'nı okuyorum şu anda. İngiltere kırsalı, aşk meşk konuları, Hardy'nin akıcı üslubu kafamı güzel dağıtıyor. Zaten kafam hormonlardan uçmuş haberleri bile izleyemez kıvama gelmişim başka ne yapayım? Umarım kitap doğumdan önce bitmez diyordum kendime ama şimdi baktım da yarılamışım bile. Doğuma kadar acil başka bir tane daha böyle güzel ve akıcı bir kitap bulmam lazım. Yoksa bu zaman başka türlü geçmeyecek. 

29 Ocak 2013 Salı

Büyük gün yakın

Merhabalar herkese. Ortalarda görünmedim bi süre ama yok anacım, paniğe gerek yok, daha doğurmadım ben. Hala salon, yatak odası, mutfak ve tuvalet arasında yuvarlanarak hayatımı idame ettirmekteyim. 35. hafta anca bugün doldu. Ama gel bi de bana sor. Ben sanki 38 haftalık oldum gibi hissediyorum çoktan. Ultrasona bakacak olursak ta bebiş yaklaşık 37 haftalık. Belli zaten, eti budu yerinde maşallah, minik topuğuyla sağ kaburgamın altından tünel kazarak çıkmaya çalışıyor ne zamandır. Hazır şubat tatilindeyken gelmeye kalksa hiç bir itirazım olmaz tabi ki ama Allah'tan hayırlısı artık... Sağlıkla gelsin de gerisi önemli değil.

Çocuklar da heyecanla bekliyorlar yeni kardeşlerini. Okullar tatile girdi, karneler alındı. Ömer'inki (mükemmeliyetçi herif) hepsi 5, ama Uğur'da 2 tane 4 var. İlk dönem hiç çalışmadı ki eşek sıpası, sadece 2 tanecik 4'le yırtması bence mucize. Hem boyundan büyük hayalleri hem de öyle rahatına düşkün, sıkıya gelemeyen bir yapısı var ki nasıl olacak ileride ne yapacak hiç bilmiyorum.

Tekvandoda yeniden kuşak imtihanı oldular. İkisi de mavi-yeşil kuşağa terfi ettiler. Bu çarşamba ilk müsabakalarına katılacaklarmış. Çok ciddi bir olay değil çünkü daha kuşak itibariyle müsabık sporcu değiller. Öylesine fasulyeden bir müsabaka yani anlayacağınız ama nasıl heyecanlılar anlatamam. Babaları onlardan daha heyecanlı, "Sabah 9 daymış müsabaka ben işe gitmeyeyim bari o gün" diye geldi dün gece. Sanki 2 değil 3 oğlum var, çok komikler ya.... Hormon topağına döndüm ama aklım hala yerinde çok şükür.


Ben de bu erkek /oğlan çocuğu egemen ortamda, kendi dünyamda takılıyorum işte. Hırkam bitmek üzere. Kolları dikilecek ve yakası örülecek sadece. Kolları fazla uzun olmadı, olamadı. Çünkü ip ancak yetti ama idare eder sanırım. En azından orangutan kolu gibi de olmayacak, o açıdan içim rahat. Arada hırkadan sıkılıp işte bu şapkayı ördüm bebişe, hastaneden çıkarken belki hava soğuk olur, kalın şapkası yoktu. Utanarak itiraf ediyorum en çok ponponuyla uğraştım. Bu yaşıma kadar hiç "dur ben bi ponpon yapayım" diye bir gayrete girmemişim meğer. Hiç ponpon ihtiyacı olmamış evde niyeyse. Sonunda 4 denemeden ve 3 tane komik ve acınası ponpon leşinden sonra ancak bunu yapabildim. Sonrakiler artık daha kolay olur sanırım.


Bu aralar bu kitabı okuyorum. Evren'in blogunda şu yazıyı okuduktan sonra aydınlanma yaşadım resmen. Annem anlatır dururdu "Hakkari'de memurken hiç kakalı bezini yıkamadım, hep ben tutardım sen tuvaletini lazımlığa yapardın" derdi de inanmazdım. Meğerse çok mantıklı bir şeymiş. Yotube'da en az elli tane video da izledim konuyla ilgili. (Siz de görmek isterseniz Diaper free baby veya Elimination communication diye aratın) Azimliyim bakalım, hayırlısıyla bebiş doğduğunda nasıl acıkınca, kolik ağrısı olunca hareketlerinden mimiklerinden anlıyor insan, işte tuvaleti gelince de anlamayı başaracağım inşallah. Fırsat bulursam size de anlatırım gelişmeleri.

Bu arada kitaplarıma hiç talip çıkmadı, halen kitaplıkta toz tutmakla meşguller. Bu gidişle doğum sonrası bir kütüphaneye bağışlanacaklar. İlgilenenlere duyurulur.

16 Ocak 2013 Çarşamba

Ha gayret



Bu aralar öyle bir ruh halindeyim ki hem sürekli bir tembellik eğilimim var hem de eve şöyle bir bakınca sürekli işlenesim var. Artık son ayın içindeyiz. Her an her şey olabilir. Olur da doğum erken başlayacak olursa her şey hazır olsun, bana yardım etmeye gelecek insanlara daha az eziyetim olsun, fazla iş bırakmayayım diye panik oluyorum. Doğum sonrası kendimi toparlayana kadar arkamda ütülenecek çamaşır, temizlenecek yer bırakmama gayreti içindeyim. Biliyorum koca göbeğimle bu kadar didinmem pek mantıklı değil zaten kolay da olmuyor ama elimde değil. Kendimi zor gezdiriyorum, en ufak bir harekette nefes nefese kalıyorum, basit hareketlerde bile ahlayıp oflar hale geldim. Takvim üzerinde yaklaşık 5 hafta var ama ben bebiş sanki o kadar beklemeyecekmiş gibi hissediyorum. Bazen öyle bir tepiniyor ki sanki bana "Eeeeh, bu daracık yer de sıktı artık!" der gibi geliyor. Ama nasıl olacak, doğuma kadar nasıl geçecek bu zaman bilmiyorum.

Pazar akşamı kapı çaldı. Baktım bizim karşı komşu. Kadıncağız kapıda kalmış. Anahtarını içerde unutup çekmiş kapıyı, eşi evde yokmuş, küçücük kızı da yanında. Çilingir çağırmak için güvenliği aramamı rica etti. Baktım kapı önünde dikiliyor kızıyla, kadını içeri davet ettim ama malum günlerden pazar, öyle dağınık ki ev bir yandan da "inşallah girmez de evi bu halde görmez" diye içimden dua ediyorum. O da koca göbeğime bakıp girmek istemedi içeri, "Bekleriz biz burada, siz rahatsız olmayın lütfen" dedi. Biz iki kadın kapı ağzında kırılıp dökülürken Özgür geldi içeriden. Kadını ikna etti içeri girmeye. Ben tabi yer yarılsa da içine girsem, bu rezilliği de gördü ya bu kadın artık nerelere kaçıp gitsem diye düşünerek süklüm püklüm iliştim en yakın koltuğa. Biz nezaketen iki çift laf edelim gayreti içindeyken, henüz çilingir bile gelmeden Özgür açtı komşunun kapısını da kadıncağız gitti evine. Mühendis koca iyi oluyor tabi ama keşke kadın içeri girip te rezilliğimi görmeden önce açaydı o kapıyı. Özgür de garibim kadın gittikten sonra beni sakinleştirmeye çalışıyor, "Evimiz pis değil sadece dağınık, eh o da 8,5 aylık hamile bir kadın ve iki oğlan çocuğuyla gayet normal, çok ta yadırgadığını sanmıyorum kadının" dedi durdu.

O günden beri daha feci gaza geldim. Elimden geldiğince evi derli toplu tutmaya ve tüm hazırlıkları tamamlamaya çalışıyorum. Hastane için bavulumu hazırladım. Ama her dakika aklıma başka bir şey geliyor. "Bunu da bavula koysam iyi olur" diyorum kendi kendime. Kendimi ve bebişi geçtim Özgür de benimle kalacak diye bu sefer de onun rahatını düşünmeye başladım. "Özgür için de yedek tişört, hatta terlik koyayım" gibi şeyler düşünüyorum. Önceki doğumlarda hastane bavulumda Özgür için hiç bir şey yoktu halbuki. Yaşlandıkça daha bir konfor düşkünü mü oluyoruz ne?  Bazı şeyleri önceden koydum bir de evden çıkmadan hemen önce bavula tıkılacak, diş fırçası, tarak, deodorant gibi, şeylerin listesini yaptım. İnşallah unutmam artık ne diyeyim. Böyle giderse yakında bavulumu görenlerin ödü patlayacak, "15-20 gün kalmaya niyetli galiba bu kadın" diyecekler. Sanki ilk defa doğurucam nedir bu stres bu panik ben de anlamış değilim.


Bunun dışında bende heyecan doruk yaptı kitap falan okuyamıyorum. Bu aralar aldım elime şişleri, uyuklamadığım zamanlarda haldır haldır örgü örüyorum. Kendime hırka başladım. Biterse belki hastanede giyerim. Epeydir örgü örmedim, sanki biraz paslanmışım. İlk başladığımda öyle geniş oldu ki Özgür görür görmez; "Anlaşıldı senin doğumdan sonra kilo vermeye filan niyetin yok" dedi. Sonra baktım adam haklı ördüğüm parça 8 aylık hamile göbeğimi bile saracak kadar büyük olmuş ,söktüm ördüğümü yeniden başladım. Baktım önceki kadar olmasa da yine geniş olmuş, yeniden söktüm en baştan başladım. Arkası bitti bile. Renk dönüşümüne göre ön parçayı da ayarlayıp başladım o da neredeyse bitmek üzere. Şimdi sanırım makul bir ölçüde oldu. Son bir aydır kilo almadım zaten ümidim tez zamanda hamilelik kilolarını verebilmek o yüzden örgüm biraz küçük bile olsa iyidir. En azından zayıflamaya teşvik edici bir şey olur kanaatindeyim.

11 Ocak 2013 Cuma

Sakar salak

Geçen gün kabak tatlısı yapayım dedim. Kabakları yıkayıp doğradım, şekerle birlikte tencereye koyup hiç su koymadan en kısık ateşe oturttum tencereyi. Sonra kendime bir kahve yaptım. Aldım kahvemi oturdum salona. Sonra... Sonra ben unuttum gitti kabakları... Kahveyi içerken bir uyku bastırdı ki sormayın gitsin. Uzandım koltuğa, TV karşısında bir güzel şekerleme yaptım. Aradan yaklaşık 1,5 saat geçtikten sonra kalktım. Ortalığı mis gibi bir şeker kokusu sarmış. Benimse aklımdan kabaklar tamamen uçmuş gitmiş. Çocuklar da Özgür de evde ama hiç biri de fark etmemiş ocakta pişip duran kabakları. Ben uykudan kalkmış ortalığı basan şekerleme kokusuyla canım tatlı çekmiş vaziyette "gidip bi kek yapayım bari" diye bir gittim ki mutfağa benim kabaklar hala ocakta! Neyse ki mucize eseri yanmamışlar. Dibi bile tutmamış. Ne kadar su saldılarsa artık 1,5 saat kaynamaya dayanmış hatta ben kabakları hatırlayana dek o saldığı suyu da iyice çekip bal gibi olmuşlar. Uzun zamandır yediğim en güzel kabak tatlısıydı.

Pazartesi sabahı çocukları kaldırmadan önce ütüyü fişe takıp okul kıyafetlerini ütüledim. Ardından gittim kahvaltı sofrasını kurdum. Ocağa yumurta koydum haşlansın diye. Geri geldim, çocukları kaldırdım. Özgür'e bir gömlek ütüledim. O arada çocuklar giyindi, başlamışken bir kaç gömlek daha ütüleyeyim, lazım olduğunda hazır bulunsun diye ütüyü fişten çekmedim. Sonra aklıma yumurtalar geldi koştum mutfağa, Uğur'a süt koy, Ömer'e süt alerjisi var diye portakal sık, ekmek doğra, yumurtaları soy, beslenme çantalarını hazırla, çayları koy derken unuttum gitti ütüyü. Neyse ki ütüm benden akıllı. Uzun süre yerinden kıpırdatmayınca önce kendini beklemeye alıyor ki bu arada ışığı sürekli yanıp sönüyor, gene de kaale almaz fişte takılı bırakırsan otomatik olarak soğutuyor kendini. Taaa kahvaltının sonunda Özgür çocukları okula götürmeden önce fark etti ütüyü fişte unuttuğumu. Bana kalsa ne zaman hatırlardım hiç bilmiyorum.

Bu aralar niyeyse böyle salak bir haldeyim. Çamaşırları yıkıyorum kurutucuya atmayı veya asmayı unutuyorum. Kurutucudaki çamaşırları çıkarmayı unutuyorum ancak ertesi sabah buruş buruş olduklarında aklıma geliyorlar. Nasılsa tekvando dönüşü çocuklar duş alacak diye beyazları yıkamayıp bekletiyorum sonra beyazları neden beklettiğimi unutup makineyi çalıştırıyorum, doğal olarak ertesi sabah  kirli sepetinin dibinde sadece 2 tane beyaz çamaşır bulunca da kendi kendime acaip sinir oluyorum. Tuvalete kireç çözücü döküp iyice çözülsün diye biraz bekleyeyim diyorum, unutuyorum. Ancak bir kaç saat sonra tuvalete girmem gerektiğinde aklıma geliyor bu sefer biran önce tuvaleti kullanabilmek için alelacele klozet temizliyorum. Buzdolabından bir şey alıyorum, kapağını açık unutuyorum. Neden sonra buzdolabı ötmeye başlayınca fark ediyorum kapağının açık olduğunu. Telefonla su söylüyorum sonra kapı çalınca "acaba bu saatte kim geldi" diye salak salak düşünüyorum. Acil bir ihtiyaç için markete gidip almaya gittiğim şey hariç bir sürü şey alıp dönüyorum. Akşam yemeği için çözülsün diye buzluktan tavuk çıkartıyorum, sonra tavuk çıkardığımı unutup "akşama ne pişirsem acaba" diye mutfakta bakınırken tavuğu buluyorum. Isınsın diye çorbayı ocağa koyup unutuyorum, açlıktan midem kazınıp  ta bir şeyler yiyeyim diye mutfağa gidince kaynamaktan bir hal olmuş vaziyette buluyorum. Elektrikli süpürgeyle mutfağı süpürüyorum kaldırmadan önce salonu da süpürürüm diye koridorda bırakıp unutuyorum. Toz alıyorum aradan saatler geçiyor bir bakıyorum toz bezini salonda unutmuşum. Banyodan çıkıyorum ışıkları açık unutuyorum. Ellerime krem sürüyorum kremin kapağını açık unutuyorum. Saçlarımı jöleliyorum, jölenin kapağını açık unutuyorum... vs vs

Uzun lafın kısası bana bi haller oldu blogcum. Yarım akıllı birşey oldum çıktım. Bir de sakarım bir de sakarım ki sorma gitsin. "Bir tarafıyla dağ deviren" derler ya, hah işte aynen ondan oldum ben. Habire  bir şeyleri kırıp döküyorum. Durup dururken eşyaları elimden düşürüyorum. Sürekli züccaciye dükkanına girmiş fil gibi ne tarafa dönsem bir şeylere çarpıp deviriyorum. Ellerim sanki kavrama yeteneğini kaybetmiş gibi. Öyle saçma sapan hatalar yapıyorum ki...

Yılbaşından önceki hafta ne oldu anlatayım da halime acır mısınız güler misiniz orası artık size kalmış. Bu aralar hamile olan benim biliyorsunuz, ama sürekli balığa aşerip duran Özgür. Adamı ne zaman markete yollasam illa balık ta alıp geliyor. Bu sene içime fenalık geldi balıktan ama adam bir türlü doymadı, usanmadı. Geçenlerde gene ekmek ve yumurta almak için çıkıp hamsi almış gelmiş, bozulmadan kızartayım da yiyelim bari derken bu son günlerdeki sakarlığım tavan yaptı. Tavayı sol elimin üzerine devirip kızgın yağla kendimi yakınca nihayet Özgür'ün balık sevdası son buldu. Nasıl oldu da 10 senedir kullandığım tavayı devirmeyi başardım inanın hiç bir fikrim yok. Yatıp kalkıp şükrediyorum iyi ki çocuklar yanımda değildi onlara bir şey olmadı diye... Bana biraz pahalıya patladı ama sakarlığım sayesinde bir süreliğine balık kızartma görevinden azledildim. Kış günü eve, üzerime, saçıma başıma sinen balık kokusundan kurtulmak için cam pencere açıyorum diye didişip duruyorduk zaten.

Vitamin de alıyorum, bünyede bir şeyim eksilmiş değildir, sanmıyorum. Ama neden böyle sakar, bunak gibi bir şey oldum çıktım bilmiyorum. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi son zamanlarda akşamları ayaklarım da şişmeye başladı. Özgür "Hobbit ayağı gibi olmuşlar bir kılları eksik" diye dalga geçiyor benimle. Dur bakalım doğumdan önce daha ne şekillere gireceğiz...


5 Ocak 2013 Cumartesi

Yeni yılda yeni olan ne var?


Yazmak istiyorum ama hamilelik üzerine yazmak istemiyorum o yüzden senle aramıza mesafe koydum blogcum. Bir süre görüşmeyelim istersen. Hayatımın şu döneminde koca göbeğim neredeyse tüm gerçekliğim olmuşken hamilelikle ilgili yazmamak çok zor tabi. Pazar sabahı kahvaltıya gittiğimizde Annem beni "tombulum" diye karşılarken, Özgür "Dombili, otur şuraya da karşılıklı bir çay içelim" demeye başlamışken, çocukları okuldan almaya gittiğimde önü bile kapanmayan montumla beni daha karşıdan görür görmez Uğur'un yüzüne yayılan o kocaman hınzır gülümsemeyi görmezden gelemezken tutup bunlardan bahsetmemeye çalışmak resmen odanın ortasında tüm heybetiyle dikilen bir fili görmezden gelmeye çalışmak demek. Ama siz sevgili okuyucularımın ruh sağlığı açısından bu fedakarlığa razıyım.

Hamilelik dışında hayat sakin bir şekilde akıp gidiyor. Bu aralar hiç kitap okuyamıyorum nedense, içimden hiç gelmiyor. Halbuki sırada okunacak çok süper kitaplarım var. Taht oyunları serisinin 4. kitabını (Kargaların Ziyafeti) aldım hevesle ama açıp okumak gelmiyor içimden. Öylece yatağımın başucunda duruyor. Başucumda ayrıca Nicholas Gage'in Eleni'si ve Salman Rushdie'nin Geceyarısı Çocukları da duruyor ama eninde sonunda bir şeyler okumaya karar verdiğimde şanslı olan hangisi olacak hiç bilemiyorum. Salonda istiflediğim Thomas Hardy'nin Orman Kızı, Henry James'in Güvercinin Kanatları, Thomas Mann'in Buddenbrooklar'ı ve Orhan Pamuk'un Benim adım Kırmızı adlı romanı da benim okumamı bekliyor. İşin kötüsü bunların hepsi ödünç alınmış kitaplar, yani eninde sonunda sahiplerine iade etmem gerekecek ve daha ne kadar benim keyfimi bekleyecekler bilmiyorum. Bebek doğunca hiç fırsat bulamayacağım. Aslında o yüzden kendime çok kızıyorum, "Fırsatın varken okusana şu kitapları" diye ama içimden gelmiyor okumak. Öyle saçma bir uyuşukluk içindeyim. 

Maalesef el işinden yana da çok çalışkan olduğumu söyleyemeyeceğim bu aralar. Bir ara tam gaz elimde kalmış olan eski battaniyeyi bitirmeye yoğunlaşmıştım. Artık ondan da biraz sıkılmış durumdayım. Elime bile almak istemiyorum koltuğa oturunca. Eski örgü dergilerini karıştırıp duruyorum. Şu koca göbekli halime bir şey örmeye niyetim yok tabii ki çünkü çok azimliyim doğumdan sonra ilk etapta hamilelik kilolarını, sonra da geriye kalan fazlalıkları vereceğim. Yoga kitapları ve de bir tane yoga matı aldım. İlk etapta bebek küçükken evde kendi kendime uğraşırım diyorum o büyüdükçe de yavaş yavaş yogayı hayatımın bir parçası haline getirmek hatta belki ileride bir kursa falan yazılmak gibi bir planım var. 

Bunu gecikmiş bir yeni yıl yazısı olarak ta düşünecek olursanız o zaman 2013'teki beklentilerimi/hedeflerimi 
  • öncelikle sağlıkla şu bebeği doğurmak,
  • az önce listelediğim ve ödünç almak suretiyle zapt ettiğim kitapları bir an önce okumak
  • okula yakın, balkonlu, gönlüme ve kesemize uygun bir ev bulup taşınabilmek
  • doğumdan sonra fazla koyvermeyip tez zamanda forma girmek ve
  • sağlıklı bir yaşam hedefinde yogayı hayatıma sokmak olarak sıralayabiliriz. 
Bu sene nedense en azından benim açımdan yılbaşı sıradan bir gün gibi geldi geçti. Ama yine de insanın kafasında "Yeni bir başlangıç olsun, bari bu sene şunları şunları halledeyim" gibi bir liste ister istemez oluşuyor. İnsanın yeni yıl hedeflerini böyle yazması riskli tabi, ileride kimseyi kendime güldürmek gibi bir amacım yok ama belki kararlılık açısından kendime bir faydası olur diye yazıyorum bunları buraya. Yoksa yeni yıl hedeflerini kimsenin gerçekleştiremediği gerçeğini ben de bal gibi biliyorum. Öyle bir şey olursa zaten büyük ihtimalle bu yazı kendi kendini yok edecektir...

Not: Fotoğraf ne alaka diyecek olursanız bu aralar kafayı tatlıyla bozmuş haldeyim. Aşırı bir tatlı, çikolata isteği içindeyim. Hamilelik başında yiyemediğim tatlıları şimdi yiyorum sanırım. Bu da benim yaptığım elmalı kekin fotoğrafı. 2013'te tatlı yiyelim tatlı konuşalım di mi ama? :)

18 Aralık 2012 Salı

Son durum

Bu pazartesi sabahı genzimde müthiş bir yanma ile uyanarak haftaya pek iyi bir başlangıç yapamadım. Ama sonradan neredeyse damarlarımda kan yerine ıhlamur dolaşacak kadar çok ballı ve limonlu ıhlamur, zencefil vs içtikten ve bol tuzlu suyla neredeyse kendimi salamuraya bastıktan sonra epeyce toparladım kendimi, daha iyi hissediyorum düne göre. Antibiyotiklik olmadan paçayı kurtardım sanırım. Şimdilik sadece nezleyim. Ben kendimi biliyorum eğer zamanında müdahale etmesem bu geniz yanması arttıkça artıyor ve öyle bir an geliyor ki acı dayanılmaz boyuta ulaşıyor, sesim değişiyor şu ergenlik çağındaki delikanlılar gibi cırlak garip bir ses çıkarıyorum konuşurken, öksürük tıksırık derken sonrası malum, bir kutu antibiyotik gelip benim batırdığım yerleri anca paklıyor.

Demek ki neymiş, "Hamileyim, hormonlar yüzünden neredeyse bi tarafımdan ateş çıkacak" diye kış günü ortalıkta tişörtle gezmemek lazımmış. Neyse toparladım ya durumu, buna da şükür. Aslında genel olarak moralim gayet iyi, bebek alışverişinde 10 günde epey bir yol katettik. Puset ve yatak olayı halledildi. Kıyafet konusunda da sanırım ilk 3 ay yetecek kadar giysi almayı başardım. Geriye sadece çok zaruri olmayan, ıvır zıvır şeyler kaldı. Onlar da doğuma kadar bir şekilde halledilir artık.

Bu arada evin hali içler acısı vaziyette. Alışverişi erken bitirmeye çalışmakla iyi yapmışım sanırım, ilk defa bu üçüncü gebelikte çatı ağrısı denilen şeyi yaşıyorum ki Aman Allah! Zaman zaman oturup kalkmak, çömelmek,  eğilip yerden bir şey almak veya ayakta fazla kalmak işkence haline geliyor. Epey bir ağrım oluyor bazen, sanırım "çap" konusunda kırdığım rekordan kaynaklanan bir durum bu. Ya da "35'inde yeniden doğurmaya kalkanın hali bu olur işte" mi demeli bilmem. Uzun lafın kısası gün içinde ancak marketten hızlıca bir alışveriş yapıp, çocukları okuldan alarak pratik bir akşam yemeği yapacak kadar enerjim oluyor. Temizlik, ütü, toz alma falan hak getire... Erkenden doğuracak olursam, çocuklara göz-kulak olmaya gelirse annem evi bu halde bulacak diye ödüm kopuyo resmen. Akşamları erkenden uykudan gözlerim kapanacak hale geliyor, kendimi güç bela yatağa attığımda da bir türlü uyuyamıyorum çünkü hiç bir şekilde rahat edemiyorum. Niyeyse rahat bir uyku pozisyonu bulmak saatler alıyor ve gece boyunca da o kadar sık uyanıyorum ki bazen yeniden uyumaya çalışmaktan yoruluyorum.

Bu aralar en sinir olduğum şeyse ben ne zaman hamile kalsam Özgür'ün sıkı bir rejim ve zayıflama dönemine girmesi. Ben şişip kendimi zor gezdirir hale geldikçe Özgür zayıflıyor da zayıflıyor. Deli midir nedir... Ramazan'dan beri sinir stres yüzünde yiyip duran adam son zamanlarda sıkı bir rejime girdi, yine kilo vermeye başladı. Göbeği falan gitti, pantolonları üzerinde çuval gibi durmaya başladı. Ben Ömer'e hamileyken de böyle yapmıştı. Son iki ayda ben devasa göbeğimi zor gezdirirken O tam 8 kilo vermişti. Ben 86 kiloyla neredeyse yuvarlanarak doğuma giderken adam yanımda incecik, dal gibi gezip duruyordu. Niyeyse ne zaman ben hamile kalsam böyle zayıflama triplerine giriyor, üstüme alınmalı mıyım bilmiyorum ama vallahi elimde kalacak bir gün.

Aslında bu yazıya başlarken amacım böyle hamilelik konusunda mızıldanarak içinizi baymak değildi, ister istemez bu şekle dönüştü. Kusura bakmayın ve siz yazdıklarıma aldırmayın. Aslında her şey yolunda, Allah'a çok şükür bebiş sağlıklı, gelişimi normal. Ben de ufak tefek sıkıntılarla durumu idare ediyorum ki o da bu aylarda gayet normal. Evdeki herkes ufaktan  bebek heyecanına kaptırdı kendini. Çocuklar bebek doğunca hayatın nasıl değişeceğini bilmiyorlar o yüzden arada sırada epey garip hatta komik sorular sorarak olacaklara hazırlanmaya çalışıyorlar. Gülmekten başka bir şey gelmiyor elimden. Böyle bir şeye onları nasıl hazırlayacağımı ben de pek kestiremiyorum açıkçası. Olabildiğince objektif olmaya çalışıyorum. Elimden geldiğince bebekli hayatın güzel yanları kadar onlara zor ve katlanılmaz gelecek yanlarını da bulup anlatmaya çalışıyorum. Ömer doğduğunda Uğur zaten bebekti o yüzden hayatımızda çok şey değişmemişti. Ya da Uğur o kadar küçük olunca duruma adapte olması kolay oldu belki de. O yüzden bazı şeyleri şimdiden kestirmek zor ve olayı akışına bırakmaktan başka yapacak bir şey yok sanırım

Herşey aslında normal akışında seyrediyor sizin anlayacağınız. Sadece ben bu aralar alış-veriş yaptıkça fark ediyorum da; küçücük bir bebeğin ne kadar çok eşyası oluyormuş yahu! Bebekli hayatı unutmuşum resmen. Daha kendi gelmedi ama ev şimdiden bebeğin eşyalarıyla çıfıt çarşısına döndü. İleriki aylarda durum ne olacak, göreceğiz bakalım.

7 Aralık 2012 Cuma

Bedenimin aksine çok daraldım

İçim daraldıkça daralıyor bu aralar blogcum. Ne zaman sana içimi dökmeye gelsem elektrikler gidiyor tüm yazdıklarım uçup gidiyor. Bu hafta iki mi oldu üç mü bilmiyorum ama yeniden olursa keçileri kaçıracağım az kaldı. Elektrikler geldiğinde o yazmaya çalıştığım şeyler saçma geliyor ya da ben sil baştan yeni bir yazı yazacak modda olmadığımdan vaz geçiyorum.

Hamilelikte son üç aya girdik, yeniden enerjim azalmaya başladı. Fazla ayakta kalınca oram buram ağrımaya başladı. Şu ana kadar toplamda 7 ayda 9 kilo almışım. Uğur'a hamileyken kanamam olmuştu, hamilelik boyunca kah iğneyle kah hapla sürekli hormon takviyesi aldığım için toplamda 25 kilo alarak gitmiştim doğuma. Şimdiden o zamanki kiloma ulaşarak kendi çapımda (ki burada çap hem gerçek hem de mecazi anlamda kullanılmıştır dikkatinizi çekerim)  bir rekora imza attım. Zaten kiloluydum bir de üstüne bu hamilelik kiloları zorluyor. Bazen yürümek, eğilip kalkmak epey zor oluyor. Ama "dur bakalım" diyorum kendime, "daha zaman var, kim bilir daha ne hale geleceksin."  Bu kiloların bir kısmı da ödem sanırım çünkü son bir haftadır ellerimi yumruk yaptığımda sanki parmaklarım şiş gibi hissediyorum. Özgür de fark etmiş. "Parmakların şişmiş ama henüz yüzün ve burnun şiş değil. Burun da şişti mi tamamdır, o zaman anla ki doğum yakın. Şimdilik rahat ol sen. Burnun şişerse ben söylerim" diye takılıyor bana.

Bedenimle birlikte içim de şişti blogcum. Bu hafta kontrole gittik ve doktor 20 Şubat gibi doğumun olabileceğini söyledi. Valla hala kendime gelemedim. 20 Şubat'a yaklaşık 10 hafta kaldı daha hiç bir şeyimiz hazır değil. Ne yatak, ne puset, ne kıyafet hiç bir şey yok daha ortada. Özgür'e "10 haftamız var, çocuğun daha hiçbir şeyi hazır değil" dedim "İlahi! 10 hafta az süre mi? Koskoca 10 haftamız var daha, hallederiz" dedi.  "28 hafta nasıl geçti anladın mı ki son 10 hafta çok uzun geliyor sana?" dedim kalakaldı öyle. Sanırım bu gazla bebeğin şifonyerini bu haftasonu kurar artık. İçime fenalıklar geliyor, acaba ben mi gereksiz panik yapıyorum yoksa gerçekten biz bu üçüncü çocukta işi fazla mı ağırdan aldık emin olamıyorum. Ama kabahat bende değil, ne zaman niyetlenip bebiş için alışverişe gidecek olsam hava bir kapatıyor, bir yağış iniyor gökten ki sorma gitsin. Gök gürültüleri şimşekler bir yandan, sağanak yağmur bir yandan, "Hadi diyorum bu havada kaşınma. Düşüp başına bir iş açmadan otur oturduğun yerde. Hava açınca gidersin". Özgür zaten öyle rahat ki kızıyorum bazen. İşyerinde bir şey eksik olsa yemin ederim aynı gün, gece bile olsa gider arar bulur, illa alır getirir ama söz konusu bebek alışverişi olunca hem çok hevesli görünüyor hem de öyle boş vermiş duruyor ki anlayamıyorum. Sanki hala 9 ay vaktimiz var... Nereden geliyor bu rahatlık bilmem, hormonlardan herhalde. Allah muhafaza ikimizin de hormonları sapıtsa ayvayı yemiştik. Dolayısıyla bu dönemde mantıklı düşünmeye çalıştığımda onu normal kendimi aşırı tepkili bulmaya eğilimliyim.



Bu ruh haliyle artık ben bile kendime katlanamıyorum bazen. İçimden ne kitap okumak geliyor ne örgü örmek. Televizyonda izlenecek bir şey zaten bulamıyorum. Özgür'e sataşıyorum bol bol. Bebek doğunca vaktim olmaz diye evdeki başlayıp yarım bıraktığım şeyleri tamamlayayım dedim. Dolapları karıştırırken bu yarım battaniyeyi buldum. Neredeyse 1,5 sene olmuş buna başlayalı, maymun iştahlı ben sıkılınca atmışım bir yana. Kolay motif, hızlıca örüp hırsımı çıkartmak için ideal. Onu örüyorum harıl harıl. En azından bir şeyi tam yapayım doğumdan önce...