Hiç izlemediğim bir dizinin bilmem hangi bölümünde, televizyon kanalları arasında dolaşırken denk geldiğim bir sahnesi var.Öyle içime işledi ki hiç unutamadım. Dayısı adamı bir dağ başına götürüyor, tarlaları gösteriyor ve "İşte buralar senin toprağın artık, annenden sana kalan miras buydu, sana devrettim" diyor ve adam sevinçle tarlalara doğru koşarak toprağın içinde yuvarlanıyor. Avuç avuç alıp yüzüne sürüyor kara toprağı. Bu sahne içimi oydu resmen, gözlerim doldu bir anda ve Özgür'e dönüp "Kendine ait toprağının olması nasıl bir histir acaba Özgür?" dedim. İkimiz de içimiz buruk, öylece bakakaldık ekrana.
Oldum olası ikimizin hayalidir. Küçük bir parça toprak sahibi olup içine kendi minik evimizi kondurup ekip biçmek. Çocukları orada, yeşillikler içinde, meyve ağaçlarının gölgesinde, kedileriyle, köpekleriyle, tavuklarıyla beraber büyütmek. Kahvaltıyı mutfak penceresinden görünen kır manzarası eşliğinde yapmak, çayımızı bahçede ya da verandasında içmek. Kitabımızı akşamları şöminenin başında okumak...Kişiye has birşey mi yoksa yaşlandıkça daha mı artıyor insanın içindeki toprak özlemi bilmiyorum. Tek bildiğim o dizinin sahnesindeki o adamın yaşadığı mutluluğu günün birinde yaşayabilmek. Ne araba istiyorum ne çok para. Sadece kendimizi idame ettirebilecek bir parça toprak. Çok şey mi bekliyorum hayattan?
Özgür'ün işi nedeniyle hep bağlı kaldık büyük şehre. Makina imalatı yapınca maalesef ulaşım imkanları açısından en uygun yerde olmak gerekiyor. Müşteri ziyaretleri ve gerektiği anda gecikmeden teknik servis hizmeti sağlayabilmek için ulaşımı kolay bir yerde olmak en iyisi. Ama her zaman, içine insan faktörü girince her işin suyu çıkıyor. Özgür her zaman "Bir parça toprağım olsun, insanlarla uğraşacağıma toprakla uğraşmayı tercih ederim" der. Yine işle ilgili sorunları var bu aralar, o yüzden yine bu "başını alıp büyük şehirden gitme" mevzusu ortaya döküldü. Beni zaten bağlayan bir şey yok. Çocuklar nereye ben oraya, yeter ki gideceğim yerde internet ve de yakınlarda bir kargo firması olsun, sipariş edeceğim kitaplarımı bana ulaştırsınlar. Tamam İstanbul'u çok seviyorum ama burada yaşamak tam bir işkence haline geldi artık.
Bu sabah yine Özgür'le düşündük. Bir köy ya da kasaba arıyoruz. Yeşillikler içinde, bereketli topraklar üzerine kurulu, şirin, alçak katlı evlerden oluşan. Yakınlarında bir deniz, göl ya da akarsu olabilir. Ormana yakın da olabilir. En fazla yarım saatlik mesafede iyi bir okul ve hastane bulabileceğimiz, ama kimsenin gidip görmeyi istemeyeceği kadar unutulmuş bir yerde; bir saklı cennet! Hele de sakinleri arasında bizim gibi büyük kentin karmaşasından bıkıp şehri terkeden, kafa dengi insanlar olursa ne mutlu bize! Eeee? Var mı bildiğiniz böyle bir yer?
Bu gün bu ruh hali içinde, bu şarkıyı düştü yine aklıma, dinledim dinledim siz de dinleyin istedim. Size hediyem olsun, keyifli bir haftasonu geçirin.
Not: Üstteki resim Van Gogh'a ait bir tablo. Aynı tablonun puzzle hali bizim duvarda asılı ve her hayal kurduğumuzda tabloyu gösterip "İşte böyle bir yer" diyoruz birbirimize

Valla tam benim ağzımdan yazmışsın Selen,şaşırdım!
YanıtlaSilAynı şeyleri düşünüp,hissediyorum.
Biz girişimlere başladık,Bodrum için.
Daha küçük bir yere eşim ikna olmazdı.Bodrum'da hem şehirden uzak,hem de istedik mi hoop şehrin içinde olacağımız bir hayat kurmak istiyorum.
Elimiz,ayağımız toprağa değsin istiyorum hep.
Çocuklarım tavukların,ineklerin arasında büyüsün.
Doğanın tadını gençken çıkarmak istiyorum,emekli olduktan sonra değil! :)
Selencim üç sene Yalova'da yaşadık ya, işte orası tam hayallerimizdeki yer. Hem bütün büyük şehirlere yakın, hem de göz alabildiğine yeşil. Biz emekli olunca oraya gitmeyi düşünüyoruz , siz de gelin.
YanıtlaSilÖykü, ne güzel yapmışsınız, inşallah girişimleriniz istediğin gibi sonuçlanır da tez zamanda tadına varırsınız doğayla içiçe bir yaşamın. Valla biz de emekli olmadan istiyoruz ama nasıl olacak bilmem. Şu anda gelecek pek net ve aydınlık değil henüz bizim için.
YanıtlaSilHandan, o zaman şöyle alıcı gözle gezilip görülecek yer olarak ekliyorum Yalova'yı listeye. İçinden geçmişliğim çok ama öyle etraflıca bir dolaşmadık orayı. Aaaah ahh! Şimdilik "inşallah" diyeyim bakalım, kısmet :D