25 Ekim 2010 Pazartesi

Şeytan aldı götürdü..

Geçen hafta Kadıköy gezim sırasında eski bir yüzüğümü 10 liraya beyaz altın kaplatmıştım. Sarıyken çok kıro duran taşlı bir yüzüktü, beyaz altın kaplatınca bir havalı, bir şık oldu ki sormayın gitsin. 10 liraya yepyeni bir yüzük almış gibi sevindirik oldum. Durup durup yüzüğüme bakıp severken nazar değdirdim resmen. Gün içinde parmağımdan çıkarttım bir ara, salondaki abajurun yanına koyduğumu hatirliyordum, gerisi koskoca bir boşluk... Yüzükse sanki yer yarıldı da içine girdi. Ara ara, tam 2 gün evde kafayı yedim. "Abajurun yanından bizim yaramazlar mı aldı acaba?" dedim, ondan sonra zaten arayış tam bir çılgınlık boyutuna ulaştı.

Hayır efendim bahsi geçen yaramazlar benim oğlanlar değil, bizim muhabbet kuşları. Biri afacan mı afacan, ama bir o kadar da sevimli oğluşumuz Boncuk, diğeri de muhabbet kuşu kılığında cadı mı cadı bir kemirgen, İnci(k). Adını çocuklar İnci koydu ama ben Boncuk'la uyumlu olsun diye ona İncik diyorum. :P Boncuğum zavallı, hiç sağı solu ellemeyen, üstümüzde başımızda gezen, habire kulağımıza "Boncuk boncuk" diye megaloman cıvıltılar atan bir tipken, İnci O'nun şeytani ikizi gibi bulduğu herşeyi kemiren, her deliğe girmeye çalışan ve de gördüğü herşeyi merak edip kurcalamak isteyen bir hayvan.

Boncuk

İnci(k)

Eh hal böyle olunca, dedim ki kendi kendime "Tamam bu salak İnci benim yüzüğü gördü orada, gagasıyla didikledi didikledi, muhtemelen de sehpadan aşağıya bir yere düşürdü" Tuttum abajur sehpasının etrafındaki herşeyi çekip altına baktım, o koca ağır koltukları halıfleks zeminde zorla itip kakmak suretiyle altlarına baktım, minderlerini altüst edip dip bucak heryeri süpürdüm. Abajurun olduğu masanın altında yün sepetim duruyordu, onu tam 2 defa alt üst ettim. Sepetteki tüm yünleri hallaç pamuğu gibi didik didik ettim. Yün sepetinin yanındaki gazeteliği komple boşaltıp tekrar yerleştirdim... Elektrikli süpürgenin toz haznesini bile karıştırdım acaba yanlışlıkla yüzüğümü de süpürdüm mü diye.Yok! Yok! Çıkmadı yüzük!

Ondan sonra, kuşların uçarak yüzüğümü başka bir yere taşıdıkları bir senaryo geldi gözümün önüne. Her ne kadar kendi kendime "Küçücük kuşlar o minik gagalarıyla benim yüzüğü nasıl taşıyıp götürecek ki?" desem de bu sefer kuşların oynadığı her yere bakmaya başladım. Klimanın üstüne baktım, kalorifer peteklerinin arasına, tavandaki avizenin içine, kütüphanenin üstüne de... Benim ufak oğlan "Anne İnci orayı da karıştırıyordu" dediği için büfenin tepesine bile tırmanıp baktım. Evet şimdi utanıyorum tabi ama ne yalan söyleyeyim kafeslerine ve kafese takılı yuvalarına da baktım kayıp yüzüğümü bulmak için. Kendimi kaybetmiş kafesteki kuşları "Söyleyin ulan! ne yaptınız yüzüğüme?" diye sorguya çekerken bu sefer büyük oğlan geldi, halime acıdı sanırım, "Anne, merak etme babam gelince bulur" dedi. "Oğlum, daha 10 senedir aynı çekmecede duran pijamasını bulamayan adam benim kaybolan yüzüğümü nasıl bulacak?" dediğimde herhalde hak verdiler ki bu sefer iki oğlan da bana katıldı yüzük araştırmasında.

Hep beraber evin resmen altını üstüne getirdik, çöpleri bile karıştırdım itiraf ediyorum çünkü bu artık bir gurur meselesine dönmüştü. Ne cehenneme girdiyse bulacaktım o lanet yüzüğü. Arada eşimin omzunda sinir krizi geçirdiğimde baktım O da çaktırmadan kuş kafesine göz atıyor anladım ki iş gene başa düştü. Mutfağa daldım bu sefer, tüm raflara, tezgah üstlerine, dolaplara baktım. Buz dolabına bile baktım ve boş bir krem peynir kutusunu buzdolabında bulunca "Eh, yandık o zaman!" dedim kendi kendime. Çünkü geçmişte yemek yaparken, buzdolabından birşey alıcam diye elimdeki bıçağı buzdolabına bırakıp sonra sebze doğramak için her yerde bıçak aradığım olmuştu. Yüzüğümü ararken mutfak dolaplarında annemin yaptığı çilek reçelinden tam 4 koca kavanoz bulunca da bu durumun ırsi olabileceğini düşündüm.

Herneyse, tam 2 gün dip bucak tüm evi aradıktan ve bir nevi bahar temizliği yaptıktan sonra artık çıldırmanın eşiğinde, yüzükten ümidi kesmişken, bari kendimi sudokuya vurayım dedim. Sudoku, benim kitaplar ve de örgüden sonraki üçüncü çılgınlığım şu aralar. Bu konuya sonra detaylı değinirim. Sudoku kitabım ve kalemimle artık yatağa gitmeye hazırlanırken silgisiz olmaz deyip büfedeki kalem kutusundan silgi almak için elimi bir uzattım ki... Aaaa! Benim yüzük tam 2 gündür, ben bulacağım diye saçımı başımı yolarken, orda kalem kutusunun yanında durmuyor muymuş meğer?? Onca sinir harbinden sonra yüzüğü neredeyse gözümün önünde bulunca ise resmen herşeyi unuttum, çocuklar gibi sevindim. Deliriyor muyum ne?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder